Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Sıfırdan sıfıra bir acayip yolculuk...




Toplam oy: 47
Yiğit Okur
Can Yayınları

Sıfırdan sıfır olmaya doğru yaptığımız bir yolculuksa eğer hayat, kendi saçmalığını da içinde barındırıyor demektir bir anlamda; hüznünü de, kahkahasını da. Yiğit Okur içinse, bunun fena halde farkında bir yazar diyebiliriz pekala, “Sıfırlamak” gibi bir roman da dolayısıyla onun kaleminden çıkıyor... Hüzün yaşamın beyhudeliğine, kahkaha saçmalığına değiyor burada; ömrümüzün ağırlığıysa mukadder.

Bakırköy Alüminyum Fabrikasının 17 dakikalığına durduğu anda başlıyor hikayemiz. Yani, ömrünü fabrikasının durmaksızın çalışmasına adamış Demir Bey’in bu sebeple öldüğü anda... Fabrikanın bekası, susmak bilmeyen uğultusu sadece Demir Bey için hayati değer taşımaz, ustabaşından işçisine, içinde bulunduğu mahallenin ilkokulundan işçi ailelerine ve hepsi bir yana muhasebe müdürü Hüsamettin Bey için de bu fabrikanın önemi çok büyüktür. Otuz yıldır Hüsamettin Bey için hayat demek Bakırköy Alüminyum Fabrikası demektir çünkü. Her biri bir öncekinin aynı geçen günler boyu Hüsamettin Bey’in Küçük Çamlıca’daki anne evinden şafakla beraber uyanarak herkesten önce geldiği fabrikaya, akşam karanlığında yine herkesten sonra çıktığı, bin çeşit evrakla, vergi kanunlarıyla, bakanlık tebliğleriyle, bitmek bilmeyen hesaplarla geçen ömrü bu uğultunun ansızın kesilmesiyle şirazesinden çıkar. Hem de ne çıkış.

Demir Bey’in İngiltere’de ekonomi okumuş oğlu Yağız Bey’in gelişi önce fabrikanın kısa bir süreliğine de olsa durmasına, hemen ardından babasının ölmesine ve fabrikanın pek çok emekçisinin işine son verilmesine neden olmuştur. "Yeniden yapılanma süreci” bir lanet gibi çökmüştür fabrikanın üzerine. Patronla işçinin el ele olduğu, birbirine sahip çıktığı, emeğe saygı gösterilen, bir nevi Yeşilçam cenneti diyebileceğimiz bu yerde artık zaman denen canavar harekete geçmiştir. Ve içeridekiler için sahte cennetten kovulmanın tam vaktidir.

Kahramanımız Hüsamettin Bey, düşmanı olan "yeniden yapılanma"ya karşı teslim bayrağını çeker, kadim dostu Facit marka hesap makinesini alır ve işinden ayrılır. Fabrikanın hesaplarını sıfırlayamamıştır ama kendi hayatını sıfırlayacaktır. Zira patronu Demir Bey’in ardından annesi Şazimet Hanım’ın ölümü onu çoktan sıfırlamıştır ya, şimdi bu sıfırlanma halini yaşamasının zamanıdır. Her şey bir yana, işine sarılarak ömrü boyunca bastırdığı erkeklikle yüzleşme süreci olacaktır bu Hüsamettin Bey için.

Bildiğimiz hanımevladı nevinden olan kahramanımızın annesi ölüp de kadınlarla arasındaki set yıkılınca, olaylar giderek trajikomik bir hal alır. Hüsamettin, modern zamanla verdiği sınavdan kalmış, şimdi sıra kadınla imtihanına gelmiştir. Yani alt kat komşusu, mor gözlü dul Adile öğretmenle imtihanına...

Yiğit Okur, “Sıfırlamak”ta şaşırtıcı ve bir o kadar beklenen bir sona hazırlar okurunu. Diyebilirim ki, hiç gülmeden, oyun oynamadan, şarkı söylemeden yaşayan, kadınları düşman, yazarları düş orospuları olarak tanımlayan, yani her şeyiyle tam bir anti-kahraman olan kahramanının hayatını yazması kadar şaşırtıcı; böylesi ortalama bir hayattan, bir muhasebecinin yaşamından büyüleyici bir hikaye çıkarması kadar beklenen bir sondur bu.

Son derece eli sıkı davrandığı bu romanında sadece birkaç paragrafla anlattığı mekanların da, karakterlerin de hakkını etkileyici bir biçimde veriyor, hikayesinin atmosferini okurunun aklında ve gönlünde yer ettirmeyi başarıyor Yiğit Okur. Yaşama ancak ucundan kıyısından tutunanların romanı diyebileceğim “Sıfırlamak”ta, aradaki o incecik, narin bağlar çözülünce neler olabileceğini hikayeleştiriyor.

Hüsamettin Bey’in yaşamı aracılığıyla bir yandan modern zamanlar eleştirisi yaparken diğer yandan da hem ruhen hem de fiziken yaşanan çözülme sürecini kaleme alıyor. Bu süreç, Hüsamettin’in yıllar sonra annesinin okul hayatı boyunca her gün elinden aldığı 899 tane bir kuruşu bulduğu andaki hayalkırıklığı ve deli öfkeyle özdeşleşebilir.
Hüsamettin, “birçok şey belli bir zaman diliminde, belli bir anlam taşırken, başka bir zaman diliminde aynı anlamı taşımaz, hatta anlamsız kalabilirdi” diye düşünürken sanki kendi hayatının da içinde bulunduğu zaman diliminde nasıl anlamsız kaldığını keşfeder gibidir... “Sıfırlamak” işte bu anlamsızlığa dair yazılmış trajikomik bir ağıttır, bir parça da eski İstanbullular’a, eski İstanbul yaşayışına, kültürüne, ahlakına... Okur, iyi ve doğru kavramlarını zaman düşüncesi ekseninde kurcalamakta, onlarla oynamaktadır.

Haftanın en şahane kitabı  “Sıfırlamak”, Yiğit Okur’la tanışmak ve diğer romanlarına geçiş yapmak için de şahane bir fırsat.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Auster, tam da böyle yapıyor işte. Demokrasiyle yakından uzaktan alakası olmayan, totaliter rejimlerin varlığıyla beslenen ülkesinden bizlere sesleniyor.

Daha geçen cumartesi Zizek İstanbul’dayken söylemişti, kapitalizmin demokrasiyle bağı kalmadı diye. Kapitalizmin burjuva demokrasisi getirdiği fikrinin/hayalinin artık gözle görülür bir şekilde çöktüğünü, kapitalizmin totaliter rejimlerden beslendiğinin altını çizmişti.

Söyleşi

30 Eylül 1969'da Şili Komünist Parti'den başkan adayı olan Pablo Neruda,  o tarihlerde yaptığı bir konuşmasında “Hayatımı şiir ve politika diye ayırmayı hiç düşünmemiştim,” demişti.

 

 

ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun