Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Yirminci yüzyılın “dönüş”ü yoktu…




Toplam oy: 28
Andrey Platonov
Metis Yayınları

Andrey Platonov, kaderi, kelimelerinin kaderiyle aynı yoldan giden büyüleyici bir Rus yazar. 1950’de ayrılmış bu dünyadan ve ölmeden önce pek çok hikaye kaleme almış ya, biz onun adını ancak 1990’lardan sonra, KGB’nin edebiyat arşivini kısmen halka açmasının ardından duyduk.  “Çukur” adlı romanının Türkçeleştirilmesinin ardından şimdi de seçme hikayelerinden mürekkep “Dönüş”le Türk okurunun karşısında. “Dönüş”te yer alan hikayeler öylesine dokunaklı, öylesine hüzünlü ve öylesine duru bir duyarlığa sahip ki onları okurken, yazarın bu kadar sade bir anlatımla insanın içini nasıl olup da sonuna kadar doldurduğuna şaşırıyorsunuz öncelikle. Şaşkınlığı üzerinizden attıktan sonra da “öykü” dediğimiz edebi türün en etkileyici örneklerinden birkaçını okumanın tadına varmaya başlıyorsunuz.  Her biri dikta rejimlerinin insanlığı kuşattığı, ezip geçtiği çağa doğru yazılmış bir ağıt gibi “Dönüş”te yer alan öyküler, yazılmak bir yana en insani, en vicdani yerinizde durup dillenen geçmişe ait, geleceğe dair sesli sözcükler, sözcükler...

Platonov’un öykülerini sosyalizm eleştirisi gibi okumak, yazarı bir ömür boyu yutan önyargı karanlığına geri göndermek olur ancak. İnsan ruhunu parçalara ayıran ve bir daha eski yerlerine koyamayan bir değişimi, ölümcül bir dönüşümü yazmıştır çünkü sadece... Sosyalizm, komünizm, faşizm... Mış gibi yapan ezici ideolojilerin, diktatörlerin ortalığı silip süpürdüğü bir dünyanın insanlarıdır Platonov’un anlattığı. Köhnemiş tren garlarında, emeğin karşılığında ancak açlığın bir adım ötesini verebilen fabrikalarda, yarı yıkık evlerde, bakımsız bahçelerde, artık yerinde olmayan parklarda; makinelerin dişlileri arasında kadınlıkları ezilen, sevgilerini gölgelerle doyurmaya çalışan yapayalnız kadınlar, yoksulluktan ve umutsuz bekleyişlerden başka herhangi bir geleceğin vaat edilmediği çocuklar ve dönecekleri bir evleri, hayatları olduğunu nicedir unutmuş, hem ruhen hem bedenen sonsuza dek sakatlanmış asker-erkekler... Bilinmeyen bir sonu umutsuzca ararken, hayatı unutan, unutmak zorunda kalan kahramanlardır bunlar ki ruhları ister istemez 20. yüzyılın başından 21. yüzyıla geçer. İçlerinde kendilerinden sonra yaşayacak dünyayı da kana bulayacak temellerin atıldığını fena halde bilir gibidirler. Sadece Platonov’un kahramanları değil, çok az betimlenseler de öykülerinin atmosferini oluşturan yalnız ağaçlar, ayağa takılan kararmış taşlar, öykü kahramanlarının ansızın içlerinde kendilerini görüp irkildikleri berber dükkanlarının vitrinleri, gecenin, kasabaların ve hayatın içinden geçip giden trenler de bilir sanki...

Platonov’un kahramanları için, 20.yüzyılın başlarında yaşanan insanlar için iyilik, güzellik, refah adına ne varsa ortada ancak dünya dışı olarak algılanabilir. Bu algılayış yazarın öykülerinin, her şey bir yana, en yürek burkucu özelliklerinden biridir. “Garın arkasında yeni bir demiryolu kasabası vardı; evlerin beyaz duvarlarında ağaç yapraklarının gölgeleri kıpırdanıyor, yaz akşamının güneşi, adeta saydam, solunacak hava barındırmayan bir boşluğun içinden sızarak, berrak ve mahzun aydınlatıyordu tabiatı ve konutları... Gecenin arifesinde dünyadaki her şey fazlasıyla açık seçik, göz kamaştırıcı ve düşseldi –bu nedenle dünyanın kendisi hiç yokmuş gibi geliyordu insana.” Hiç geri dönmeyecek kocasını, hayatının aşkını büyük bir hırsla, tutkuyla bekleyen 20 yaşındaki Fro’nun dünyayı algılayışı gibi, ya da Hitler karşıtı olduğu için kendini bir uzay bilimciden sakat bir hayvana dönüştüren Albert Lichtenberg gibi, aklı Maşa’nın orman kokulu saçlarında kalan ve evine ruhen hiçbir vakit dönemeyecek olan yüzbaşı Aleksey gibi... Umut dolu bir dünya yoktur. Onlar için aslında dönüş de yoktur, bir dava ya da ideal de yoktur... Geçmişlerinde de zaten hiç olmamıştır. Platonov’un çok derinden kavradığı şey, insanlık dramı dediğimiz şeyin ta kendisidir, yani her şeye rağmen onurlu bir yaşam mücadelesidir... İşte bu kavrayışla, kaleme aldığı öykülerin sarsıcılığı artar, artar. Dönüş kelimesi bir umudu ifade eder, geçmişe dair bir beklentiyi, “Dönüş”ün öykülerinde ise ironik bir biçimde sadece ve sadece dönüşüm vardır; acıya, umutsuzluğa, bekleyişlere ve gelecekte hayat bulamayacak bir dünyaya doğru...

“Dönüş”, Platanov’u, 20.yüzyılın bu mütevazı ve bir o kadar büyüleyici yazarını tanımak için şahane bir fırsat.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun