Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Zehir ve ilaç: Mutluluğun sihirli formülü




Toplam oy: 35
Dirk Wittenborn
Ayrıntı Yayınları

Çok çok uzun yıllar, binyıllar önce yılan yeryüzünde şifanın, sağlığın temsilcisiymiş. Hayat ağacına sarılmış kocaman bir yılan, işte bu çok iyi bildiğimiz resim Sümerde, Babilde, Mısırda bugün düşündüğümüz gibi ademi cennetten kovmak adına baştan çıkaran kötülük değilmiş. Zira onlar biliyorlarmış ki yeryüzündeki bütün zehirlerin de bir temsili olarak yılanın zehri, doğru yollarla doğru ölçülerde alınırsa eğer tüm insanlığa şifa verirmiş. Ondandır ki binyıllar evrile devrile ilerler insanlık kendi söylencelerini unuta hatırlaya yeniden yeniden yazar ve yaratırken ‘farmakon’ sözcüğü Yunancaya hem ilaç hem zehir anlamıyla girmiş. Ancak “Farmakon”un yazarı Dirk Wittenborn bu sözcüğün çift anlamını yalnız geçmişe dair değil, günümüze ve hatta geleceğe dair de pek çok anlamlar ima ettiği için bir roman adı olarak seçmiş olmalı. Ona, yaşadığı dünyaya, ülkesinin ve ailesinin 50 yıllık geçmişine ve geleceğine dair çelişkilerle dolu  imalar…


“1939’da yarım milyon Amerikalı, akıl sağlıkları bozuk olduğu düşünülerek tedavi altına alınmıştı. 1951’e gelindiğindeyse, hesaplarıma göre, bu sayı üçe katlandı. Atom çağının yarattığı endişeden miydi? Dinin başarısızlığı mıydı? Auschwitz’teki fırınların fotoğrafları Life dergisinde yayımlandığından mıydı(en azından ben bunları son derece rahatsız edici bulmuştum)? Kahramanların tayt giydiği ve yine tayt giyen genç erkek yardımcılarıyla ikamet ettiği çizgi romanların yıkıcı etkisi miydi? Siyahilerin popülerleşen ritmlerinden miydi? Ya da aşırı seksten? Yetersiz seksten? Atmosferde zehirleyici bir şey mi vardı acaba? Ya da sütte? Radyoaktif atıklar? Televizyon, florür, UFO’lar? Refah? Belki de en sonunda, oldum olası ne kadar sefil yaşadığımızı fark etmemize yetecek kadar boş zamanımız mı vardı? Sebebi her ne idiyse, hastalık artık salgındı. Bir çözüm bulunmalıydı ve bunu yapacak, şizofreniyi, depresyonu veya daha da iyisi, eski moda, uygunsuz tuhaflığı tedavi edecek sihirli formülü bulan ilk kişi, Pasteur kadar ünlü olacaktı.”


Bu sözler “Farmakon”un yazarı Dirk Wittenborn’un babası ABD’li ünlü psikiyatr Dr. J.R. Wittenborn’a ait, daha doğrusu “Farmakon”da karşımıza çıkan roman kahramanı Dr. William Friedrich’e… “Farmakon”,  otobiyografik bir ilk roman, yazarın kişisel tarihinden, içinde yaşadığı dünyanın temel sorunlarından birine uzanan, değen hatta onu etkileyen bir hikaye. Zira 20.yy’ın en büyük sorunlarından biri olan depresyonu iyileştirecek sihirli formulün peşinde geçen bir yaşamı, bir babayı ve onun ailesini anlatıyor.


Her ne kadar Friedrich’in Yale’in Psikoloji Bölümü’ne kabul edilmesini sağlayan “akıl hastaları için değerlendirme ölçeği” ancak ve ancak hastaların tedavisinin %95’inin başarısızlığını kanıtlasa da 1952 yılında gezegendeki en az keşfedilebilmiş yer insan beynidir. Ve Friedrich hem “Uygunsuz tuhaflığı” iyileştirecek sihirli formülü bulma hem de dört çocuklu ailesini en iyi şartlarda yaşatma umudunu taşımaktadır. Onun bu umudu kısa sürede mucizevi bir işaret almasını sağlar: Gai kau dong’u, yani Yeni Gineli yerlilerin mutlu olmak için şamanlarından aldıkları mayalanmış kwina yapraklarını öğrenir. Bu yaprakların kullanıldığına ve mutluluk getirdiğine şahit olan meslektaşı Dr. Bunny Winton’ı ikna ederek çalışmaya başlar Friedrich. İki doktor, bir denek grubu kurarak yarattıkları ilacı insanlar üzerinde denemeye kadar işi ilerletirler. Ancak denek grubunun dışında bir öğrenci daha vardır  Gai kau dong’u denettikleri: Casper Gedsick. Bu isim ki, Dr.W. Friedrick’in ve ailesinin kaderini belirleyecek, hayatlarını cehenneme çevirecek ve romanın asıl kahramanı Zach’ın dünyaya gelmesini sağlayacaktır.


Casper, ilaca en olumlu tepkiyi veren, en büyük gelişimi kaydeden deney dışı denektir. Ancak ilacı bıraktıktan sonra dönüştüğü şey onu bir katil yapar: Friedrich’in ortağı Dr. Bunny Winton’un ve Friedrich’in küçük oğlu Jack’in katili. Bu olaydan sonra hep bir arada kalsalar da ailesinin aldığı yara tamir olmayacaktır. Ama en önemlisi Friedrich ne kadar başarılı olursa olsun mutluluğun ilacını asla bulamayacağını, böyle bir sihirli formülün hiç olmadığını öğrenecektir. Yani, yaşamını adadığı şeyin hiçlik olduğunu… Romanın sonunda yer alan iç hesaplaşmasında hem çocuklarının durumu hem de tüm hayatını adadığı işinin sonuçları vardır aklında: “ Mutlaka birilerinin yaşamadıklarını yaşamalarını sağlamıştı. Evet, belki sahte bir mutluluk duygusu yaratmış, suçluluk ya da utanç duyguları içinde yok olmalarını engellemişti. Ama işte yine aynı soruya varıyordu: İnsanlar suçluluk duymaları ya da utanmaları gereken bir davranışta bulunduktan sonra, ne hissetmelidir? Yapay bir neşe mi? Mucizevi tedavi diye bir şey yoktur. İnsan zihninin daha iyi işlemesi için keşfedildiği söylenen bu ilaçlar, bir süre moda olduktan sonra zamanla gözden düşerler; tıpkı durmadan değişen etek modelleri ya da kravatların eni gibi”…


Daha çok savaşların damgasını vurduğu geçtiğimiz 50 yıl, toplumsal hayatta da depresyonun ve kimyasalların çağıydı hiç şüphesiz. Zehir ve ilacın kolkola gezdiği karanlık bir çağ… Bu durumun ne sebepleri, ne sonuçları ne de devası ortaya koyulabiliyor bugün. Zira insan davranışları Friedrich’in de düşündüğü gibi sürekli değişiyor, bugün anormal kabul edilenler yarın son derece normal ve sıradan oluveriyor… Mutluluksa insanın ancak içinde olsa olsa bir parça bulunan ve bir ömür boyu peşinde koşulan bir kavram olmaktan öteye gidemiyor.


Babasının içinde yarım da kalsa bulunan bu umut, romanın kahramanı Zach için zaten hiç yoktur. İşte o hiçliktir ki “Farmakon”un yazarıyla özdeşleştirdiğimiz Zach’ın bir madde bağımlısı olarak en dibe vurmasını ve romanını yazmasını sağlayan... Dirk Wittenborn son derece sürükleyici bir dilin eşlik ettiği, insanı içine alan, elle tutulur bir atmosfer yaratmış “Farmakon”da. Orta sınıf bir Amerikan ailesinin özelinden tüm insanlığa dair çelişkileri, çıkışsızlıkları ve arayışları ifade etmeyi de öyle.  Ve her şeye rağmen insanın gözyaşlarını akıtacak bir ilaca dair beklentisini, tüm insanlığın içinde tuttuğu gibi, kahramanının içinde de baki kılmayı başarmış.


Kısacası, Farmakon için, iyi çevirisi de düşünülürse, okurunu hayal kırıklığına uğratmayan, dikkate değer, şahane bir kitap olarak nitelendirilmeyi hak eden bir roman, denilebilir…          

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun