Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


Dorothy ve Thomas Hoobler ile söyleşi: "Sevilmek ve kabul görmek isteyen biri"


1816 yılında bir gece Lord Byron, arkadaşları arasında bir korku hikayesi yazma yarışması düzenledi. Yarışmacılar şair Percy Shelley, gelecekteki eşi Mary Shelley, Mary’nin üvey kız kardeşi Clara Claremont ve Lord Byron’un doktoru John William Polidori’den oluşuyordu. Henüz 19 yaşında olan Mary Shelley (o zamanki ismiyle Mary Wollstonecraft Goodwin), ünlü romanı Frankenstein’ı işte böyle yazmaya başladı. Peki Shelley kadar genç bir kadın, ölümünün üstünden yıllar geçmiş olmasına karşın, hâlâ böylesi bir ilgiyle okunan bir klasiği ortaya koymayı nasıl başardı? Canavarları yaratanın içinde yaşadıkları toplumlar olduklarını ortaya koyan bu romanı yazabilmiş olmasının arkasında yaşadığı sayısız trajedi mi yatıyordu, yoksa kendi hayatındaki canavarlar mı? Amerikalı yazarlar Dorothy ve Thomas Hoobler, Mary Shelley’nin hayatını ve Frankenstein’ı yazışını konu alan kitapları The Monsters’da, tam da bu soruyu yanıtlamaya çalışıyorlar. Şu ana dek altmıştan fazla kitap yazmış olan bu tarihçi çiftle, Frankenstein’ın yayımlanışının 200. yıldönümü vesilesiyle konuştuk; Mary Shelley’nin nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu ve Frankenstein’ın arkasında yatan yaratıcı etmenleri sorduk.

Zeynep Şen

 

The Monsters, Mary Shelley’nin Frankenstein’ı yazışına ve romanın nasıl yaratıldığına odaklanan bir biyografi. Sizi Mary Shelley’ye ve Frankenstein’a çeken neydi?
Mary Shelley’nin hikayesinin ilgimizi çekmesinin sebebi, iki yüz sonra hâlâ aynı ilgiyle okunan bir romanı, bu kadar genç bir yaşta yazmış olmasıydı.


Kitabınız Mary Shelley’nin trajedilerle dolu hayatını gözler önüne seriyor. Yaşadığı ve sizce Frankenstein’ı yazmasında etkili olan olayların bazılarını kitabınızı henüz okuma zevkini tatmamış okuyucularımızla paylaşabilir misiniz?
Mary’nin hayatında öne çıktığını düşündüğümüz iki olay var. Bunlardan ilki babasının onu annesinin mezarına götürdüğünde isminin (Mary Wollstonecraft Godwin’in) mezar taşındaki isimle aynı olduğunu fark etmesi. Bu, Mary’ye annesinin fedakarlığının (zira doğum sırasında ölmüştü) karşılığını ödeyecek başarılara imza atması gerektiği fikrini aşılayan bir olay. Ama bir taraftan da ona kendisine ait bir ismi olmadığı hissini veren bir şey. Bilirsiniz, ünlü romanındaki canavara herkes Frankenstein der ama aslında o canavarın bir ismi yoktur.
Mary’nin hayatında öne çıkan ikinci olay da, bebeğinin ölümü. Mary günlüğüne bir keresinde bebeğinin cesedini ova ova tekrar hayata geçirdiği bir rüya gördüğünü yazmıştı. Bunun da romanıyla bağlantısı aşikar olsa gerek.
Rüyalardan laf açılmışken; kitabımızın kapağında, Mary Wollstonecraft’in sevgililerinden biri olan Henry Fuseli’nin The Nightmare (Kâbus) tablosunu kullanmıştık. Mary vakti zamanında bu tabloyu görmüştü. Romanında canavarın, Dr. Frankenstein’ın sevgilisini öldürdüğü sahnede bu anı tekrar yarattı.

 



Mary Shelley Frankenstein’ı Fransa’ya taşındıktan ve Romatik yazarlarla tanıştıktan sonra kaleme almıştı. Sizce hayatına giren bu yaratıcı kişilikler yazı stilini nasıl etkilediler?

Mary, Lord Byron ve Percy Shelley hayatına girmeden önce de pek çok yaratıcı kişilikle tanışmıştı. William Blake, Samuel Taylor Coleridge, Charles ve Mary Lamb gibi sanatçı ve yazarlar Mary’nin gençliğinde babasının evine sıklıkla gelirlerdi. Mary’nin, Percy Shelley’le kaçmasının tek sebebi onun çarpıcı kişiliği değildi. Yanındaki Byron’ın karizmatik yapısı ve o zamanlar Avrupa’daki, hatta belki dünyadaki en önemli yazar olmasının da bunda bir rolü vardı. Mary’nin bu iki yazarın eserleriyle yarışabilecek bir eser yazmak istemesi, onun hırsının herhalde en önemli göstergesiydi.



The Monsters’ı yazarken Mary’nin hayatını da kişiliğini de yakından tanımış oldunuz. Onu yazarlık kimliğinden azade olarak nasıl tanımlardınız? Yazarken onunla ilgili fikirleriniz, ilk düşünceleriniz değişti mi?
Bir insanı ne kadar yakından tanırsanız onu o kadar iyi anlamaya başlarsınız. Araştırmamıza başladığımızda Mary’nin iki yaratıcı kişinin yetenekli kızıyla, yine yaratıcı bir dehanın karısı olduğunu biliyorduk. Yaşadığı trajedileri araştırmamız sırasında keşfettik ve onun aslında sevilmek ve etrafındaki insanlar tarafından kabul görmek isteyen biri olduğunu düşünmeye başladık.



Frankenstein romanını herkes bilse de Mary Shelley’nin yazdığı Son Adam, Mathilda ve Ladore gibi diğer romanlarından çok daha az sayıda insanın haberi var. Sizce bunun sebebi ne; bu o dönemdeki kadın yazarlara olan yaklaşımın bir neticesi mi, yoksa Frankenstein’ın özel oluşu mu?
Pek çok kişi dünyanın ilk modern bilimkurgu romanı olarak Frankenstein’ı gösterirler. Lakin bu ünvana asıl sahip olan eser Son Adam’dır. Mary Frankenstein’ı yazdığında onu bir klasiğe dönüştüren bir dokunuşta bulundu. Aldığı ilhamın kaynağını kitabımızda keşfetmeye çalıştıysak da, eserin popüleritesi aslında bizi de şaşırtı.



The Monsters’ı yazmadan önce yoğun bir araştırma sürecine girdiniz ve Mary Shelley’nin eski mektuplarıyla daha önce çok az kişinin ulaşabildiği arşivleri kullandınız. Sizi gerçekten şaşırtan, beklenmedik materyallerle karşılaştığınız oldu mu?
New York Halk Kütüphanesi’ndeki Carl H. Pforzheimer Arşivi’ni ve Columbia Üniversitesi Kütüphaneleri’nin arşivlerini kullanabilecek kadar şanslıydık. Araştırmamız boyunca en çok işimize yarayan şey Mary’nin, Percy’nin, Mary’nin üvey kız kardeşi Clara Clairmon’un, Byron’un ve John Polidori’nin, yani Frankenstein’ın doğduğu o gece orada olan herkesin yazdığı mektuplardı. Bunlar karakterlerin yaşadıkları tüm hisleri ve düşündükleri her şeyi bize açıkça gösterdiler. (Başvuramadığımz tek kaynak Byron’un günlüğü oldu, zira arkadaşları şairin ölümünü takiben günlüğün skandallarla dolu olduğu gerekçesiyle onu yakmışlardı.)



The Monsters birlikte yazdığınız tek kitap değil. Yazmak genellikle yalnız yapılan bir iş, birlikte bir kitap yazmak nasıl bir şey?

Evet, yazmak genellikle yalnız yapılan bir iştir. Ama birlikte yazmak, bize yazdıklarımızı tartışıp hemen geri dönüş alabileceğimiz bir ortam sağlıyor. Tabii, arada sırada kavgaya da yol açabilen bir şey! Ama neticede ortaya ikimizin de gurur duyabileceği bir çalışma çıktı.



Son olarak, gelecek için planlarınız neler?
Yazarlık insanın emekliye ayrıldığı bir meslek değildir. Üstünde çalıştığınız yeni kitaplar daima olur. Bizim yeni kitaplarımızdan biri, Fransa’da, kral XIV. Louis’den Napolyon dönemine kadar tarih ile yemek kültürü arasındaki ilişkiyi inceleyen bir eser olacak. İki yüz yıllık devrimlerde, politik, bilimsel, felsefik ve gastronomik alanlardaki gelişmelerde odaklanacak... Aynı zamanda yine genç yetişkinler için tasarladığımız bir kitabımız daha var ki, bu da dönem sonu Fransa’sında geçiyor...

 

 


İllüstrasyon: Sevda Kaçtı

 

 

 




Toplam oy: 40

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Söyleşi

Zeynep Şen

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.