Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


Foti Benlisoy ile söyleşi: Halkı kurtarıcılardan kim kurtaracak?


Foti Benlisoy ile söyleşi

 

"Halkı kurtarıcılardan kim kurtaracak?"

Mısır’da sular durulmuyor, halk üç yıldır tekrar ayakta. Gezi Direnişi’yle aynı zamanlarda Tahrir Meydanı bir kez daha mücadelenin merkezi oldu. Televizyonlarımızda her gün Mısır’ı konuşan adamlar görüyoruz. Hepsi çözmüş meseleyi. Mısır halkının ne istediğini onlardan daha iyi bilen bir sürü “konuşan adam”…  Peki, gerçekten Mısır’da süreç nereye doğru gidiyor? Gündelik hayat nasıl devam ediyor? Tahrir-Taksim arası mesafe kısaldı mı? Bu konularda kafa yoran, fikrine ve öngörüsüne güvendiğimiz isimlerden Foti Benlisoy ile konuştuk.   

 

Hasan Cömert


Öncelikle, Mısır’da gündelik yaşam nasıl şu anda? 

25 Ocak 2011’de başlayan süreç gerçekten büyük bir toplumsal enerjiyi ortaya çıkardı. Tabii ki kimi açılardan “normal” diyebileceğimiz bir gündelik hayat var ama bu 25 Ocak öncesi gibi değil. Gezi sürecinde biz de şahit olduk: Eylemlilik içinde olmak, toplumsal kabarışlar içerisinde yer almak insanlar için çok sağaltıcı oluyor. Açığa çıkardığı olasılıklarla herkesi bir biçimde mutlu eden kesintiler oluyor bunlar. Gündelik yakıcı, acil meseleler, talepler ön plana çıkıyor ama diğer yandan da daha dün var olmayan potansiyeller, büyük olasılıklar gündeme gelmiyor. Mısır’da bu anlamda iki küsur yıla yayılan bir süreklilik var. Biz Mısır’a hep Tahrir Μeydanı dolduğunda bakıyoruz. Oysa Tahrir boşken de öğrencisi, genci, işsizi, taraftar grupları merkezi iktidar karşısında, ordu, polis karşısında sürekli talepkar ve sürekli yürüyüşler, eylemler gerçekleştiriyor. Gerek Mısır içindeki elitler gerekse emperyal merkezler Mısır’daki durumun normalleşmesini bekliyorlar, normalleşmeyi özlüyorlar. Bu normale dönüş ise bir türlü gerçekleşmiyor. 

 

 

Fotoğraf: Can Erok

 

 


Mısır’a nasıl bakmak gerekir?

Mısır’ın artıları ve eksileri yaşadığımız dünyanın artıları ve eksileriyle anlaşılabilir. Bizde yüzeysel bir Mısır bakışı var. Oradaki mücadelelere bize ilham veren mücadeleler olarak bakmıyoruz. Bugün dünya ölçeğinde bir mücadelenin parçası olmayı, Tahrir’den bağımsız olarak düşünemeyiz ki. Bütün bu mücadeleler –bilinçli ya da bilinçsiz– birbirine bakan, birbirinden ilham alan mücadeleler. Bizim kendi “milli oryantalizmimiz” olduğu için Doğu toplumlarının mücadelelerine bakmak istemiyoruz. Oraya bakmamız, oradan esinler almamız gerekiyor. 


Peki, sürecin geleceğini öngörmek mümkün mü?

Zor; bir taraftan bütün ülkeyi, çok farklı kesimleri seferber eden bir süreçle karşı karşıyız. Bir anlamda sürecin zaafları da var. Çok güçlü bir kitle mobilizasyonu olmasına rağmen bu iki küsur yılda kitleler kendi öz-örgütlülüklerini yaratmış değiller. Yani, siyasal yapı karşısında alternatif bir kurumsallaşma yaratılabilmiş değiller. Elbette, yeni bağımsız işçi sendikaları, öğrenci örgütleri, dernekler var. Sivil toplumda muazzam bir canlanma var. Ama rejime alternatif bu kurumlar henüz süreçten çıkmadı. Çıkmadığı için de her büyük kabarışın sonrasında bu devrimci sürecin çalınması gündeme geliyor. Ya ordu çıkıp “ben sizi kurtarırım,” diyor ya da Müslüman Kardeşler çıkıyor…


Temel slogan: “Ekmek, hürriyet, sosyal adalet”

 

 

 

Bu “lidersiz olmanın zaafları” ile ilgili bir durum mu?

Kurtarıcılardan halkı kimin kurtaracağı meselesi... Bunun organları henüz oluşmuş değil, bu da sıkıntı yaratıyor. Bununla paralel olarak şöyle bir şey var. Solun zayıf, güçsüz olması, henüz radikal bir siyasi seçeneği ortaya koymak durumunda olmaması da etken. Dolayısıyla mevcut yönetimden başka nereye gidilebileceği konusunda kafalarda sorular var. Temel slogan,“Ekmek, hürriyet, sosyal adalet.” Çoğumuzun sandığının aksine mevzu sadece Mübarek’in gitmesi değil. Yoksulluk, yolsuzluk, siyasal otoriterizm bir patlamaya yol açtı. Şu açıkça görülüyor; yukarıdakiler eskisi gibi yönetemiyorlar, aşağıdakiler de eskisi gibi yönetilmek istemiyorlar. Dolayısıyla sürekli bir belirsizlik hali var; kendine has bir ikili iktidar durumu yaratıyor. Bir tarafta Mısır’ı yeniden yönetilir kılmaya çalışan elitler var (ordu, Mübarek döneminden kalmış bürokratlar, Müslüman Kardeşler, ABD vs), bunlar amiyane tabirle “evliyi evine, köylüyü köyüne göndermek” istiyorlar, devrim sona ersin istiyorlar. Bir türlü bu kapışma berraklığa ulaşabilmiş değil. 

 

Gezi’de de çok konuşuldu: Nasıl bir lider olmalı ya da bekleniyor?

Bu meseleyi çoğu zaman yanlış okuyoruz. Gökten inecek bir büyük adam arayışı devrimci sürecin adına yaraşır bir şey değil. Benim bahsettiğim de güçlü bir figürün ortaya çıkması değil. Güçlü bir figür çıkarsa ancak yönetenler katından çıkabilir. Devrimi sona erdirmek ister bu figür. Bahsettiğim, devrim safından gerçekleşebilir, reel, politik bir alternatifin ortaya çıkabilmesi, kitlelerin kendi mücadeleleri içerisinden böyle bir seçeneğin çıkması. Bu da birden olmaz. Kaldı ki bu sadece Mısır’ın sıkıntısı da değil. Son beş yıldır yeni bir mücadele dalgası var dünyada. Türkiye gibi çok güçlü politik hegemonyanın olduğu bir ülkede bile büyük bir direnişle karşı karşıyayız. Bu bize dünya ölçeğinde bir radikalizasyon dalgasıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor ama bu dalganın bir eksikliği, solun, emek hareketinin ve toplumsal hareketlerin zayıflamış olduğu bir dönemde gerçekleşiyor olması. Bu da şunu getiriyor; çok büyük toplumsal kabarışlar, patlamalar görüyoruz ama bunlar kısa zaman sonra aynı hızla geri çekiliyor. Büyüyen mücadeleler görüyoruz ama bunlar güçler dengesinde ezilenler lehine kalıcı bir kaymaya neden olmuyor henüz. Bunun bir ton nedeni var ama esas olarak toplumsal ile siyasal olan arasında bir senkronizasyon sorunu var. Bu yüzden gelgitler yaşıyoruz. Gezi’ye de böyle bakmak gerekiyor. Biz de böyle gelgitli bir döneme girmiş olduk Gezi’yle.

 

Biraz da Mısır’da medyanın rolü ve işlevinden bahsedebilir miyiz?

Medyanın karanlık bir rolü var. Mübarek döneminde büyük ölçüde devlet tarafından kontrol edilen bir medya vardı. Mübarek sonrasında da özellikle Müslüman Kardeşler’in yönetiminde olduğu süreçte halihazırda rejimin eski adamlarının yönettiği bir medya var; bir de Müslüman Kardeşler’in kendi organları var, onlar da merkez medyayı yönetmek için eski adamların yönettiği medyaya sızmaya çalıştılar. Bu da bir kapışmaya neden oldu. Çok polarize bir medyayla karşı karşıyayız. İki kanat da aslında halkın taleplerini bir devrimci retorik kullanarak bastırma özlemi içerisinde. Bunlar zaman zaman anlaşmaya girseler de kimin nereyi tutacağına dair ciddi bir rekabet de var. İkisi de halk hareketini kendine yamamak için ciddi dezenformasyon kampanyaları yürütüyor. 

 

Bir Halk TV örneği yok Mısır’da

 

 

“Sokağın sesi”olan bir medyadan söz edilebilir mi?

Sosyal medya etkili. Küçük dergiler, yayınlar da var ama en etkili, belirleyici olan sosyal medyaydı ve hâlâ da öyle. Benim bildiğim kadarıyla en azından bir Halk TV örneği yok Mısır’da. Özlemimiz Halk TV mi onu da bilmiyorum tabii. (Gülüyor)

 

Sansür orada da işliyor değil mi?

Daha yoğun bir şekilde hem de. Ordu, devreye girdikten sonra birtakım medya kuruluşlarında Müslüman Kardeşler’e yakın olan kişileri görevden aldı. Açıktan bir sansür uygulanmıyor şu an ama ordunun geleneği belli. Hem uluslararası meşruiyetini zedelememek hem de içeride kendine yamamaya çalıştığı halk hareketini karşısına almamak için şu anda elini ürkek alıştırıyor. Müslüman Kardeşler’e karşı kanlı saldırıları oldu ama kapsamlı bir medya hareketine girişmedi. Ordu Müslüman Kardeşler üzerinde bir talim yapıyor ve tabii ki onu bastırdıktan sonra sendikalara, kadın hareketlerine, gençlik örgütlerine yönelecektir. Bağımsız medya organlarına yönelecektir. Mısır bir sıkışma haliyle karşı karşıya. Ordu bu halk hareketini koçbaşı olarak kullanarak kendi otoritesini sağlamlaştırmaya çalışıyor. Dolayısıyla iki otoriterizm arasında halk hareketinin, medya bağımsızlığının, siyasal hareketlerin sıkışmasıyla karşı karşıya kalabiliriz.

 

 

Gezi’de de eylemlerden uzak duran büyük bir kitle vardı. Mısır’da bu kitlenin ruh hali nasıl? Hayatın normale dönmesini isteyen büyük bir çoğunluk söz konusu mu?

Mısır’da turizm bitmiş bir vaziyette mesela. Ordu da, Müslüman Kardeşler de bu “sessiz çoğunluğa” oynadı. “Aman normalleşme yaşansın, gündelik hayatı sürdüremez hale geldik,” deniyor. Gezi‘de de iktidar sessiz çoğunluğun muhafazakar refleksine oynadı. Mısır sınıfsal olarak öyle bölünmüş bir ülke ki, örneğin Mısır’da 25 Ocak’ta başlayan sürecin artçı şokları kırsal kesime daha yeni ulaşıyor. 

Toplumsal eşitsizlik, yoksulluk, gıda ile ilgi sübvansiyonların kesileceğine dair haberlerin artması insanlarda “bir şeyler yapmalıyız” fikrini pekiştiriyor. Mısır’ı düşünürken Türkiye’den farklı olarak bunu akılda tutmak gerekiyor. Mısır ciddi bir iktisadi krizle karşı karşıya. O yüzden de Türkiye’de karşılaşmadığımız bir işçi militanlığıyla karşı karşıyayız. Gezi büyüktü, kapsamlıydı ama –örgütlü ya da örgütsüz– işçi sınıfında bir angajman yaratmadı. 

 

Korku duvarını aşmak

 

Mısır’da eylemler çok şiddetli geçiyor. Ölümler, tecavüzler sokaktakileri ve dışarıdan bakanları nasıl etkiliyor?

Başından itibaren polisin ve ordunun tavrı çok sertti. Gerçek mermi kullanılıyor. O şiddet aslında kitleselliği azaltan değil artıran bir şey. İlginç bir denklem bu. Biz de oldu, korku duvarını aşmak denen şey. Sokağa çıkıp polisle, askerle karşı karşıya gelip kazanabileceğinizi görüp, barikatı aştığınızda şiddetin sindiren değil öfkeyi kabartan bir etkisi oluyor. 

Tecavüz ve taciz vakaları ise işin olumsuz tarafı; kadınların sokaktan çekilmesi ve daha temkinli davranması gibi sonuçları oldu ama şunu da gördük; gösteriler sırasında kadın örgütleri taciz-tecavüz vakalarına karşı önlem ve inisiyatif aldılar. Kadınların sokakta varolabilmesi açısından önemli girişimlerdi. Kadınların siyasal ve sosyal hayata aktif tutum alması meselesi özellikle son yirmi yıl içerisindeki gerilemeler nedeniyle daha problemli bir hal almıştı. Bütün Ortadoğu ülkelerinde gördüğümüz muhafazakarlaştırıcı, muhafazakar-İslamileştirici politikalar devlet katından indirilmiştir. Bu yüzden Mısır’da da kadınların rolü başından beri önemliydi.

 

Taksim-Tahrir karşılaştırılması yapmak gerekirse…

Bizim açımızdan Mısır’ı diğer ülkelerdeki mücadelelerle birlikte aynı boylamda görmek gerekiyor. Gezi’nin iki temel talebi var bana göre: Bizlere ait olan ortak alanların ticarileşmemesi ve bununla bağlantılı olarak “Bizimle ilgili kararları kim alıyor?” gibi demokrasiye dayanan bir mesele. Mısır ya da Yunanistan, Brezilya, Bulgaristan bundan farklı değil aslında. Taleplerin somut olarak kalkış noktası farklı görünebilir ama yönelim ortak aslında. 

Diğer yandan, sosyal medyayı kullanmak, kamusal alanın yeniden ele geçirilmesi bakımından da Taksim ve Tahrir çok benzer. Mücadeleyi yürüten sosyal aktörün profili benzer. Mısır’da esas olarak bir gençlik hareketiyle karşı karşıyayız. Orada da tahsilli, mektepli, beyaz yakalılar ve işsiz gençler olduğunu görüyoruz. Derine indikçe bu tip paralellikleri görmek mümkün. Mısır’da da ciddi bir mizah var; müzikte, sinemada, grafitide bir canlanma var. Taraftar gruplarının etkin bir rol oynadığını görüyoruz. Bu bir tesadüf mü, değil. Dolayısıyla hem genel anlamda aynı mücadelenin parçası olması hem de mücadele taktikleri, söylemler, kullanılan araçlar itibariyle paralellikler yakalamak mümkün. Farklılıklar da var ve bu farklılıklar mücadelenin seyrini belirleyecektir ama paralellikleri görmezden gelmemek gerekir.

 

Peki bu mücadeleler nereye doğru gider?

Küçük şeyleri önemsemeliyiz. Gezi direnişiyle şu on küsur yıllık iktidar karşısında toplumsal hareket ilk defa siyasal iktidara geri adım attırabildi mesela. Bunu küçümseyebiliriz ama park hâlâ duruyor. Bu kazanımlar önemli. Bir şeyleri değiştirmeye dair inancımız yeniden pekişince moral güçler dengesinde anlamlı bir değişiklik meydana gelecek. Esas olarak moral güçler dengesinde bir değişikliğe, yani ideolojik, fikirsel değişime yol açabilirse bu mücadeleler, o zaman sosyal güçler dengesinde de bir değişim yaşayabiliriz. Devrim lafının son üç dört yılda bu kadar popülerlik kazanmasının tesadüf olmadığını düşünüyorum. Her toplumsal kabarışa devrim dememek gerekiyor belki ama kavramları teraziye koyup hangisi doğru demekten ziyade bir radikal dönüşüm özleminin düne göre daha geniş bir kitlede karşılık bulmaya başlaması önemli. Artık alternatif aramaya başlayacağımız bir çağa giriyor olabiliriz.

Bizim açımızdan Gezi’yle, Mısır’ın da parçası olduğu, o tarihe girmiş olduk. Akdeniz’in güneyi ile kuzeyi kaynarken Türkiye –sermayedarların çok sevdiği lafla– bir istikrar adasıyken bugün artık değil. Büyük bir kitle sokağa çıktı, polis barikatını aştı, çok şey kazanmadı belki ama yapabilir olduğunu gördü. Gezi’nin siyaset sahnesinde hemen meclis aritmetiğini nasıl değiştireceğine bakmamak gerekiyor, bakılması gereken esas şey moral güç dengesinde yarattığı dönüşüm, insanlarda yarattığı siyasal özgüven sıçraması; bunun da siyasal ve sosyal sonuçlarını yarınki mücadelelerde ciddi bir şekilde göreceğimize inanıyorum.




Toplam oy: 881

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.