Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Gökhan Dumanlı ile söyleşi:



"Zarafet ölmedi, görgüsüzlük popüler oldu."


Ece KARAAĞAÇ

 

Gökhan Dumanlı kendini zarafeti anlatmaya ve öğretmeye adamış genç bir iletişim uzmanı. “İtibar yönetimi” konusunda odaklanan Dumanlı, akademik çalışmalarını kişilerarası iletişim üzerine yaptığı doktorayla sürdürüyor. Almanya ve İsviçre’deki araştırmalarının ardından Zarafet Akademi’yi kuran ve Ve Zarafet adlı bir kitabı bulunan Gökhan Dumanlı’yla zarafetin ve adabımuaşeretin inceliklerini konuştuk.

 


Adabımuaşeret ve zarafet hemen hepimizin kulağının aşina olduğu, fakat çoğumuzun kesin bir fikir sahibi olmadığı kavramlar. Adabımuaşeret ve zarafet dendiğinde ne anlamalıyız?

 


Her zaman tavrın en büyük güzellik olduğu fikrinin arkasında durdum. Bu benim içselleştirdiğim bir şey. Ben tavra bakıyorum, dünyanın da tavra baktığını düşünüyorum. Bizim ilk etkilendiğimiz şey fiziksel güzellikten ziyade tavır, tavırda odaklanıyoruz. Zarafetin de önce hissetmekten, sonra öğrenmekten geçtiğini düşünüyorum. Hissetmeden öğrenmemiz mümkün değil, o hissiyatı taşıyor olmak lazım. İtalyanlar zarafet için “samimi ve içten çabayla ortaya çıkan sonuç,” derler. Zarafet tam olarak bu. Biraz çaba, biraz da içtenlik. Ben de yıllarca zarafetin mantığın ve duygunun bir uyumu olduğunu anlatmaya çalıştım. Yüzlerce insanla tanışıyoruz ve bazıları bizde bir etki bırakıyor. Kendilerine duydukları saygı ve sevgiyi hissediyoruz ve bu bize de kendimizi özel ve değerli hissettiriyor.

 

Adabımuaşerete gelecek olursak... Adabımuaşeret bize şunu söylüyor: Her tavrın bir zarafeti, yani adabı vardır. Bu kadar. Adabımuaşeret kuralları dendiğinde asıl hatırlamamız gereken, her şeyin bir adabı olduğu. Bana adabımuaşeret nedir, dendiğinde ben, “Söz, tavır ve davranışlardaki inceliklerdir,” diyorum.



Peki adabımuaşeret kurallarını günlük hayata nasıl adapte edebiliriz?

 
Bu biraz hayatta kim olmak istediğinizle alakalı. Bu soruya yanıt vermemiş bir insanın herhangi bir kavramı içselleştirmesi çok mümkün değil. Tabii ki herkesin bu konuda bir fikri vardır ama çoğu zaman bu fikrin kaynağının başkalarının bizim üzerimizde oluşturduğu amaçlar, hedefler, hayaller olduğunu görüyoruz. Bir birey olarak kendimizin ne istediğine çok fazla kafa yormuyoruz ne yazık ki. Çünkü kafa yorduğumuzda kendimizle ilgili yüzleşmeler ağır geliyor ve bundan kaçıyoruz. Ama esas böyle olunca yol açılmaya başlıyor.

 

Evet, birtakım kurallar var elbette, ama her an bu kurallarla yaşayamayız. Öyle olsa hayat da çok sıkıcı olur zaten. Burada amaç mükemmel olmak değil, bizi mutsuzluğa götüren en büyük yanılgılardan biri bu. Amacımız gerçekten de samimiyetle bir şeyleri ortaya koyabilmek, samimiyetinizi karşınızdaki kişinin de hissedebilmesi. Adabımuaşeret kurallarıyla yaşamaktan bahsederken belki de en temelde insan olmanın erdemlerini, kibri ve hırsı azaltmayı, şefkati, sevgiyi, saygıyı, tevazuyu konuşmamız gerekiyor. Şu anki en büyük mutsuzluk kaynağımız olmadığımız insanlar gibi davranmamız. İyi olmak için çaba sarf etmiyoruz, iyi görünmek derdindeyiz. İkisi çok farklı şeyler. Dört duvar arasında kaldığındaysa biliyorsun gerçekte kim olduğunu, iç sesinin sana neler söylediğini.

 

 

 

Zarafet çoğunlukla kadınlara atfedilen bir özellik. Bu kulağa idealize edilmiş bir kadın profili gibi geliyor. Zarafet sadece kadınlara özgü müdür? Bir kadın illa “zarif” olmak zorunda mıdır?

 

Zarafetin kendi ruhunuza uygun taraflarını almalısınız, bu her şey için geçerli. Serseri ruhlu, hovarda kadınları da çok severim ama hovardalığın da bir yeri vardır. Adabımuaşeret kuralları da söylenenin aksine hayatı zorlaştıran kurallar silsilesi değil zaten. Adabımuaşeret askeri protokolle karıştırıldığı için böyle sanılıyor olabilir. Zarafet, sahip olduğunuz bilgi ve kültürü sunma şeklinizle alakalıdır. Bu açıdan baktığınızda zarafetin üste giyilen bir kıyafet olmadığı anlaşılır. Tarihte “playboy” olarak nitelendirilen erkeklere baktığınızda da birer centilmen olduklarını görürsünüz. Çok çapkınlar belki ama centilmenliklerini korumuş adamlar bunlar. O mükemmel kadınları tavlamayı da böyle başarmışlar zaten. Kadın için de aynısı geçerli, kabul edelim ki böyle kadınları seviyoruz.



Biraz da konunun tarihinden bahsedecek olursak... Bu standartlar ve kurallar ilk ne zaman ve nasıl ortaya çıkmış?

 

Bu kuralların geçmişi çok eskilere dayansa da, kaynağı Fransa olarak kabul ediliyor; ki şu anda da bu konuların merkezi İngiltere ve Fransa’dır. Aristokrat ailelerin toplum içinde daha saygın, belli bir duruş sahibi, seçilmiş davranışlar sergileyen ve halkın daha üstünde bulunan ve halktan farklılaşmış kişiler olma ihtiyacından doğmuş bu kurallar. Burjuvanın ortaya çıkmasıyla beraber de saray adabının bir uzantısı haline gelmiş. Burjuva aileleri de kendilerini saraya daha yakın görüp o adapla hayatlarını sürdürmek isteyince bu kuralları takip etmişler.

 

Aristokrasi İngiltere’de de oldukça baskın. Örneğin İngiltere’de özel şoför olacaksanız bu yönde verilen belli bir eğitimden geçmeniz gerekiyor. Ev içi hizmetlerde çalışanlar için de özel okullar mevcut. Bu okulların öğrencilerinin çoğu erkek, çünkü öyle tercih ediliyor. Bu kişiler yürüyüşlerinden bir içeceği nasıl servis edeceklerine dek eğitim görüyorlar.

 

Osmanlı’da da Teşrifat Nizamnamesi adı altında oluşturulmuş protokoller var örneğin. Saraya kabul esasları, harem kuralları vb hepsi yazılmış. Dünya tarihine baktığınızda da görüyorsunuz, İngiltere ve Fransa’nın bu konuda ne kadar çığır açtığından bahsediliyor. Kimse Osmanlı’daki o insana saygıyı ve medeniyeti dile getirmiyor. Osmanlı’da insana saygı önemli bir esastı. Küslük tutmak günah sayılırdı mesela, üç günden fazla küs kalanlar barıştırılmaya çalışılırdı. Bir evde bir hasta varsa o evin sokağından sessizce geçilirdi. Fakat bizde zarafetin çok ciddi bir duraklama evresi var. Zarafet ölmedi aslında, görgüsüzlük popüler oldu. Üzerinizdeki gömleğin size hiç yakışmadığından kilonuza ya da yaşınıza kadar çekinmeden yorum yapma hakkını buluyoruz kendimizde. Dobralık ya da samimiyet adı altında birbirimizin hem kişisel alanını ihlal ediyor hem de kişilik haklarına saldırıda bulunuyoruz. İşin daha da kötüsü bunun artık normal karşılanıyor olması. Fakat ben bir geri dönüşün olacağına inanıyorum. Çünkü nezaket bir gerekliliktir.

 

Son olarak zarafetin ve adabımuaşeretin edebiyatla bağından söz edelim. Örneğin kitap okumanın da bir adabı olduğu söylenebilir mi?

 

Benim anlattığım her şey sanatla, edebiyatla doğru orantılı. Sanatın her dalı, ki edebiyatı da dahil ederek söylüyorum, kendimizi anlamlandırmak üzerine kurulu bence. Sanat bizim her anlamdaki estetik algımızı başkalaştıran tek şey. Kitap ile okuyucu arasında da özel bir bağ olduğunu düşünüyorum. Ben bu anlamda çok dijitalleşebilen bir insan değilim, ben kitabın kokusunu içime çekmek istiyorum. Ayrıca kişinin kendine ait bir alanı olması gerektiğini, bu alanın çok önemli olduğunu ve korunması gerektiğini düşünüyorum. İnsan kişisel alanına ancak çok kıymetli şeyleri alır. Kitap o özel alana giren önemli nesnelerden biri. Kitap okuma adabı dendiğinde de biraz soyut düşünüyorum. Ben kitapta yaşanmışlığı görmeyi önemserim; sevilen bir cümlenin altının çizilmesine, kenarının kıvrılmasına, kişinin ona kendinden bir anlam yüklemesine önem veriyorum. Bilinçle ve farkındalıkla okumak bir kitaba duyulan saygının en büyük göstergesi bence. Ama nasıl okurlarsa okusunlar, yeter ki okusunlar!




Toplam oy: 106

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Söyleşi

İrem Çağıl ile söyleşi:


“Bize sunulan şey ‘iyi’ olmayınca ‘iyi olanı’ bizim arayıp bulmamız gerekiyor.”


Ece KARAAĞAÇ


ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.