Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Rahatı Kaçan Şair: Melih Cevdet Anday



Toplam oy: 135
Melih Cevdet; Ankara Gazi Lisesi’nde tanıştı Orhan Veli ve Oktay Rifat’la. Ahmet Hamdi Tanpınar edebiyat öğretmenleriydi, kantinci sponsorları. Sesimiz adlı dergide birleştirdiler mısralarını. Kâh birlikte kâh ayrı ayrı yürüdüler. “Garip” koydular şiir serüvenlerinin adını. Şiirleriyle alaya aldılar ve şiirleriyle alaya alındılar. Melih Cevdet, “Biz üç arkadaş şiir yazarken nasıl şaka ediyorduk, bilemezsiniz” diyordu.

“Ölümü hatırlatan ne var bu resimde” diye sormuştu Melih Cevdet Anday, Fotoğraf şiirinde. Dört kişi parkta bir banka oturmuş. Soldan sağa Orhan Veli, Şinasi Baray, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet. Orhan Veli sağ elini sol elinin üzerine koymuş. Ağzı açık ama gülmüyor. Pardösüsünün yakaları tünemiş bir göçmen kuşun kanatları gibi. Fotoğrafçı deklanşöre basar basmaz pırr diye uçup gidecek. Şinasi Baray pardösüsünü sırtına atmış, daha doğrusu atamamış, bir omzu açıkta. Beresiyle başı arasında da benzer bir ilişki var. Gülüyor gibi. Gülmeye çalışıyor desek daha doğru olur. Sağ eli sol kolunun, tedirginlik yüzünün üstünde. Oktay Rıfat’ın fötr şapkası bir gözünü kapamış. Ceket ve kravat birbirini parlatıyor. Sağ elinin parmak uçları sol elinin parmak uçlarında. Şairden çok tahsilatını tamamlamış bir mafya babasına benziyor. Ve Melih Cevdet… Dört kişiden tek gülümseyebilen o. Kasketinin altındaki takım elbise, Anadolu toprakları altındaki eski medeniyetleri hatırlatıyor. Sol eli sağ elinin üzerinde.

“Dört kişi parkta çektirmişiz
Ben, Oktay, Orhan bir de Şinasi…
Anlaşılan son bahar
Kimimiz paltolu kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar…
Henüz babası ölmemiş Oktay’ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan Süleyman Efendi’yi tanımamış
Lâkin ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz.”
Kadıköy çocuğu Melih Cevdet; Ankara Gazi Lisesi’nde tanıştı Orhan Veli ve Oktay Rıfat’la. Ahmet Hamdi Tanpınar edebiyat öğretmenleriydi, kantinci sponsorları. “Sesimiz” adlı bir dergide birleştirdiler mısralarını. Kâh birlikte kâh ayrı ayrı yürüdüler. “Garip” koydular şiir serüvenlerinin adını. Şiirleriyle alaya aldılar ve şiirleriyle alaya alındılar. Melih Cevdet, “Biz üç arkadaş şiir yazarken nasıl şaka ediyorduk, bilemezsiniz… Dünyayı şakaya alıyorduk. Gerçekten devrimci bir şiir olduğunu sonradan anladım. Çünkü bu şiir alaydan çıkmıştı. Alay etmezseniz hiçbir şey çıkaramazsınız. Biz düpedüz alay ettik,” diyordu o günleri anlatırken. Büyük Türk şairi Nedim de o alaydan payını almış, “Ayağın sakınarak basma aman sultânım, / Dökülen mey kırılan şîşe-i rindân olsun» beyti Melih Cevdet’e “Metin ol oğlum gazozcu / Dökülen gazoz / Kırılan gazoz şişesi olsun...” dizelerini yazdırmıştı. Şiirin adını “Akıncı Ruhlar yahut Çalışan Kazanır” koyarak, Nedim’in bu mısraını baştacı eden Yahya Kemal’i de hedefine koyuyordu Anday.
Şiir atını başka vadilere sürdü
Üç kafadar liseden sonra üç misket gibi üç ayrı beldeye yuvarlandı. Melih Cevdet Belçika’ya, Oktay Rıfat Paris’e, Orhan Veli İstanbul’a. Sonra o bilyelerden biri Ankara’da üstü açık bırakılmış bir belediye çukuruna düştü. Yıl 1950. “Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?” sorusunu fotoğraftan ayrılarak cevapladı Orhan Veli 36 yaşında. Melih Cevdet, yol arkadaşının ölümünden sonra şiirde başka bir yol seçti kendine. “Garip”i terk etti. Konu, biçim ve içerik olarak başka vadilere sürdü atını. “Troya Önünde Atlar”ın arasına. “Kör bir ozan anlattı bunları” diyerek Homeros’un peşine takıldı. Zamanın geçişini yadsıyarak geçmişte olan, hâlde devam eden, gelecekte olacak olanı yaşanılan ana indirdi. “Ağır bir zamandı sürekli ve anısız” diyordu “Kolları Bağlı Odysseus”un ilk mısraında. Geçmiş olmadığı için anı da yoktu. Hem zamanı geçmişten geleceğe doğru değil, gelecekten geçmişe doğru oluşturmanın daha doğru olduğunu düşünüyordu o. Geçmişe gitmenin yolu geleceği kavramaktan geçiyordu. Baktı ki Homeros atlardan insanlar gibi söz ediyor, işi büyütüp tarihin farklı zamanlarının meşhur atlarını bir araya getirdi şiir saatinde. Agamemnon’un kısrağı Aithe’nin yanında Köroğlu’nun Kır At’ı, Don Kişot’un atı Rosinante’nin yanında Hz. Ali’nin atı Düldül vardı. Anday Anadolu’ya yüzünü dönmüştü ama Batı uygarlığının tohumlarına ulaşıp irdelemek için. “Şiir benim aklımdır” diyerek Helenistik uygarlık üzerinde düşünmeyi ve anlatmayı seçti. Osmanlı’yı Yahya Kemal anlatsındı. Onun gözü Hitit, Likya ve Frigya’daydı.
Hıfzı Topuz’un 1975 yılında yaptığı bir televizyon söyleşisinde Anadolu uygarlıklarına olan ilgisini şöyle açıklıyordu Anday: “Hıfzı, bu sorunu bir İngiliz şairinin sözleriyle yanıtlasam daha iyi olacak. Bu İngiliz şairi Auden, iki yıl kadar önce öldü. Onun bir yazısı var. Bir şair nelerle ilgilenmeli, hangi konularda diye onları madde madde sıralamış. Orada çiçekçilikten balıkçılığa, hayvan yetiştirmekten matematiğe kadar bir yığın konu sıralamış. Bununla demek istiyor ki Auden, bir şairin ilgi alanı, yani merakları, çok geniş olmalı demek istiyor… Bunlar, yani eski Anadolu uygarlıkları benim meraklarım arasında.”
Mesele gerçekten bir merak meselesi miydi? “Batılılaşma ve aynı zamanda yerli, ulusal kalma çift yönlü çabası,” diyerek dengeyi kurmaya çalışsa da Anday, Hıfzı Topuz’a yazdığı bir mektupta dilinin altındaki baklayı çıkarıyordu: “Bana sorarsan kendimizi Batı uygarlığı içinde hissetmeliyiz; böylece bakmalıyız kendi toplumumuza, yurdumuza ve dünyaya. Batı’ya öykünmek değil, Batı’nın sorunları, davaları içinde olmak ya da olmaya çalışmaktır bence asıl iş.” Aynı mektupta sözü İlhan Berk’e getiriyor, “İlhan Berk Fransa’da şiirlerinin yüzüne bakılmadığını görünce yeniden yerli, ulusal kaynaklara dönülmesi kanısına varmış… Bir şey denemez, yazsın o kanıyla bakalım, ne yazacak” diyerek küçümsüyordu onu. Melih Cevdet, söz konusu İlhan Berk olunca ölçünün Batı tarafından beğenilmek olmaması gerektiğini ileri sürüyor, “Bir sanatçı ya düpedüz Avrupalı oluyor, yurdunun rengini unutuyor ya da yurdunun tabiatına öyle bağlı kalıyor ki bu bağlı kalıştan uygarca Batılı bir ürün çıkmıyor” diyordu.
Anday, kendi şiiri söz konusu olduğunda şiirin Batı’ya beğendirilme çabalarında bir mahzur görmüyor, İlhan Selçuk’un ve Abidin Dino’nun Paris’te kendi hakkında çok şey duyduklarını anlatıyordu gururla: “İşte orada Abidin bizim şiirlerin bir meyhanede mi, bir kahvehanede mi ne haftada iki-üç kez okunacağını söylüyordu…” Kolları Bağlı Odysseus, Anday’a göre Türk şiirinde bir çığır açmış, araştırmacıların çabalarını bekliyordu. Şiir zaman ve imgelemin yanı sıra dil olarak da yeniydi. “…hele dil bakımından ele alınırsa bu gelişim durağı daha iyi anlaşılır. Hatta oradaki bazı yeni uydurulmuş sözcükleri başlıca dillere çevirmek bile kabil değildir: Kapırmak, Tanrımak gibi” diyordu Melih Cevdet. Hıfzı Topuz’a yazdığı mektuplarda coşkusunu paylaşmaya çalışıyor, onun bir şeyler söylemesini istiyordu şiiriyle ilgili. “İşte böyle bir şiirin Batı’da da tutacağı, tutması gerektiği iddiasındaydım. Doğu-Batı çatışması için kafamı yoran formüllerden birinin uygulanması, Batılı Türk şiiri. Ne dersin? Sevincim bundan demek istiyorum.”

‘Çekirgeler kuru yıldızları yerdi’

Şiirin düzyazıyla anlatılmayacak bir şey olduğuna inanıyordu o da pek çok şair gibi. “Şiir dili mantık öncesi dildir. Düzyazı mantıktır” diyordu. Bu yüzden “hem su hem geyiktir akan” ve “çekirgeler kuru yıldızları yerdi.” “Belki kör bir çocuk küstü ağladı / İlk karın çılgın geyiğinden” ve “İşte o zaman bir akarsu / Geçtiği yerlerden bir daha geçti.” Hangi şair çocukluğuna sarılmıyordu ki o sarılmasın: “Ey çocukluk, mutluluk simyacısı! / Alevini bul getir yanmış bakırın / Batı bulutundaki alı indir yere / Ne oldu tomurcuğun içindeki ısı / Kırmızı yıldızla mı damladı altın / Saydam sapın özündeki ambere?” Anısız bir dünyada gezdiğini söylese de Anday çocukluğunu çağırmaktan kendini alamıyordu: “Çağırıyorsun eski bahçene çocukluğu / Sendin senin mutlu uyruğundu / Sonra baktım pencereme vuran dal / Görünüp görünüp yok oldu.”
İnsanın içinden gelen neyse o taşıyordu dışarıya. Varlık dergisinde Orhan Veli ve Oktay Rıfat’la estirdikleri Garip rüzgârı dineli çok olmuş, kendini bir gün toplumcu şiirin kapısını çalarken bulmuştu Anday. Sanatın zeminini duygusaldan toplumsala çevirmenin zamanı gelmişti. “Açlar” şiirinde bir çocuk oyununun nakaratı sosyal bir tepkiye çevrilmişti birden: 
AÇ KAPIYI BEZİRGÂNBAŞI
BEZİRGANBAŞI
Yine de reddettiğini varsaydığı romantik duygulara sararak yapıyordu bunu. 1946 yılında “Tanıdığım bir ağaç var / Etlik bağlarına yakın / Saadetin adını bile duymamış / Tanrının işine bakın” diye başladığı Rahatı Kaçan Ağaç şiirinde söz ettiği geceyi gündüzü, dört mevsimi, rüzgârı, karı bilen ağaca bilmediği bir şeyi, aşkı öğretmeye çalışıyordu şair. Rahatını kaçırmak için ona bir kitap veriyor, “Bir öğrenegörsün aşkı / Ağacı o zaman seyredin” diyordu. 1956 yılında yazdığı “Kapı” şiirinin açıldığı yer de cehennemden çok bahçeye benziyordu. Doğrusu çok şey değişmemişti on yılda: “Ağacın yanından geçiyorum / Ağaç yerli yerinde / Dönüp bakıversem birdenbire? / Soğuk taşlara basıyorum / Bütün ısınıyor tenim / Bu yangın bu kıyamet ne? / Güneşi yanıma alıyorum / Açıyorum önüme denizi / Ağaç taş güneş deniz / Aç biilâç hepsi…” Varsın açlıktan söz etsin şair, hangi şiirinde ağaç dese ağaç oluyordu. “Bir ağacın altından geçiyordum / ne olduysa oldu bir anda / Ayrılıverdim kendi kendimden…” diye başladığı “Ağaç Oldum” şiirinin sonunu “Bir ağacın altından geçiyordum / Ağaç oldum kendi kendine giden” diye noktalıyordu. Sonra Troya Önünde Atlar deli gibi koşuyordu ormana. Orman mı? Bir an soluklanıp söylüyordu şair: “Orman sen elimi tutunca başlardı.”

Yunus Emre havasına itiraz
“Lüküs kamarada kimler oturur” toplumculuğuyla ada vapuru suları köpürterek gider, “Müsülmanı yahudisi urumu, isporcusu ihtiyarı veremi” aynı gemiyi paylaşırdı. Her şeye rağmen vapura neşe egemendi. Bütün sosyal meselelerin üzerindeydi o neşe: “Kiminin saçı uçar, kiminin eteği / Şınanay da şınanay…” Fakat ölümü hatırlamak… İşte o zaman kaçardı şairin neşesi. Ya parktaki banktan kalkma sırası ona geldiyse. Bir sanat yapıtından estetik haz alma yetisi vardı evet; kısa şiirlerinde uzun şiirlerinin tohumları. Düşünceyi şiirleştirmeyi de başarmıştı. Tamam, Yunus’a benzetmeye çalıştığı şiirleri yüzünden Ziya Osman Saba bir mektup yazarak, “Şiirlerine mühim bir itirazım var: Türk edebiyatında bir diğeri ancak Haşim’de bulunabilmiş bir dünya, bir şiir dünyası yaratmış olan sen, hangi ihtiyaçla Yunus Emre havası vermek istiyorsun bu son şiirlerinle? Bu Yunus Emre senden evvel Necip Fazıl ve Ahmet Kutsi gibi şairler tarafından temsil edilmiş bulunuyor. Senin için bu kelimeyi maalesef kullanamayacağım. Senin bu son şiirlerin sadece Yunus Emre’nin şiirlerinin muvaffakiyetli birer pastişiydi” demişti ona. Demişti de ne olmuştu! Homeros’u yeğlemişti Yunus’a. Doğrusu şiirinin özünde bir alienation vardı: İnsanın doğaya, topluma ve kendine yabancılaşması.
Rahatı Kaçan Ağaç (1946), Telgrafhane (1952), Yanyana (1956), Kolları Bağlı Odysseus (1962) gibi şiir duraklarından geçti şair. Romanlarını, deneme kitaplarını, oyunlarını ve çevirilerini başka yazılarda sayalım. Ya da o saysın anısız dünyanın bir kesitinde: “Yapmak istediğim çok iş var, çaba bekleyen işler. Şiir kitabımı çıkarmak istiyorum, ama daha bol şiirle. Sonra bir oyun yazmayı düşünüyorum. Elimde bekleyen bir çeviri var. Onu bitirmek gerekiyor. Sonra… Sonra bir roman yazayım da Nadir Bey’e teklif edeyim diyorum, bilmem basarlar mı basmazlar mı? Ama üç ay sonra TRT’deki iş bitiyor. Şimdiden tedbirli olmak gerek… Ve azizim bunların hiçbirine el atamıyorum. Çıldıracağım. Acaba bir yere mi kapansam diyorum.” Ve sonunda insan fotoğraftan çıkarak yeni bir yere kapanır. Onu en çok üzen ölecek oluşu değil, öldükten sonra hayatın devam edecek oluşudur. Hastalığını dostlarına yazar, “Benim hastalığım geçmedi. Geçmek şöyle dursun işler tam anlamıyla sarpa sardı” der. Kendisinden sonra dünyada yaşanmaya devam edeceğini ise sadece şiir okurlarına fısıldar:
“Haydi burda öl dediler bana
Ölmek istemiyorum demedim
Demedim ama
Şimdi bilmek istiyorum
Toprak gene bizim zamanımızdaki gibi mi sürülecek?
Tezgâh başında çalışırken
Gene denizde güneşte mi kalacak adamın aklı?
Biz nasıl olsa öldük.
Artık ne çiçek koklamak,
Ne de ötekine, berikine içerleyip
Rakıya sarılmak var bizim için?
Hiç, hiçbir şey kalmadı.
Bari bizden sonra ne olacağını bilsek…”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.