Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Aynasını yutan kitap



Toplam oy: 1152
Bir okur olarak, hikayenin çizgi roman formunda, kareler içinde anlatılmasıyla, düz metin olarak anlatılması arasındaki farkı anlayamadım. Daha doğrusu yazarın neden bunu tercih ettiği sorusuna, kendimi tatmin edecek bir cevap bulamadım.

Mimetik sanat anlayışı, sanatçının eserini inşa ettiğinde doğayı ve dolayısıyla dünyayı taklit etmiş olduğunu söyler. Platon’a göreyse nesneleri taklit eden sanat, zaten idealar aleminin bir gölgesi olan dünyayı kopyalayarak kendini değersizleştirmiş, “gölgelerin gölgesi” pozisyonuna düşürmüştür. Mimetik sanat anlayışına kafayı takmış diğer adamımız Hegel de Platon’un izinden gitmiştir desek ayıp etmiş olmayız. Hegel’e göre güzellik, ideanın duyusal görünüşü ve temsilidir, bu yüzden sanat asla tam anlamıyla hakikati veremez fakat sadece onun somut ve duyusal alanda bürünebileceği formu verir. Yine bir “gölgenin gölgesi” durumu yani. Cevizci’nin Felsefe Sözlüğü’nde bunlar hep yazıyor. Hegel bu sanat/güzellik anlayışından Tin’e yürüyor, Platon İyi İdeası’na. Ve malum olduğunuz üzere sanat tarihi bu çıkış noktasından itibaren sonu gelmez temsil tartışmalarıyla sürüp gidiyor.

 

 

 

 

Bunca girizgah, Dedalus Kitap’tan Sabri Gürses imzasıyla çıkan Maceraperest Turan Sözlüğü v 2.12 içindi. Sabri Gürses, gölgelerin gücü adına ortaya çıkarak, amansız bir çizgi romana yürüyüp tüm bu karmaşaya mütevazı bir katkıda bulunuyor. Çünkü Maceraperest Turan Sözlüğü (MTS), Divan-ı Lugati’t Türk’ün (DLT) bu hesapla kopyanın kopyasının kopyasını, kopyanın kopyasının kopyasının kopyasını, kopyanın kopyasının kopyasının kopyasının kopyasını biz bahtsız okurlarına sunarak rahat koltuğumuzda şöyle bir silkinmemizi istiyor bizden. Kabaca şöyle oluyor: DLT, 1982 yılında Eyüp’te atadan kalma ahşap bir evde, kitaplar hakkında konuşmayı seven, yine de çok konuşan, bu yüzden sohbetinden pek de haz alınmayacak bir katip tarafından yeniden yazılıyor. Lakin baştan söyleyelim, yeniden yazılan sözlüğün orijinali ortada yok; anlatıcının imalarından bu katibin sözlüğü varlığıyla yazdığı, yani bir çeşit “sözlük insan” olduğu sonucuna bile varabiliriz. Öyle mi acaba? Bir süre sonra “bilgiyi her çağın kılığında tereddütsüz rahat görebilen” sözlük yazarı; geride yağmalanmış bir ev bırakarak ortadan kayboluyor. Böylece DLT’nin bir yeniden yazımı olan MTS’yi yeniden yazma görevi, anlatıcımıza düşüyor.

 

 

 

 

Diğer kopyada (bölümde) Gaziantep, Karşıyaka’da yeniden vücut bulan sözlük, yani MTS, yine kayboluyor; bu defa evi mirasçılar dağıtıyor; “o çılgınsı kağıtlar yığını” kayıp olduğu için, anlatıcı ilk bölümde olduğu gibi bu bölümde de sözlüğü hafızasında kaldığı kadarıyla kaleme aldığının altını çiziyor ve bir yerde şöyle diyor: “Kim söyleyebilir bu kitabı benim yazmadığımı?” Ve başka bir kopya daha, o da ne; MTS bu defa Ankara, Şehreküstü’de ortaya çıkıyor. Anlatıcı hepten şüpheye düşmüş durumda: “Belki de sözlüğün bir maddesi oldum?” Sonra bir daha. Her karede zaman ve mekan algımız biraz daha yerle bir oluyor. Sonunda olan bizim gerçeklik algımıza oluyor. Gerçekten okuyor muyuz? Okuduğumuz DLT mi, MTS’mi? Temsil neydi, bir metin neyi temsil ediyordu, temsilin temsili gerçeğin ne kadar yakınında sayılırdı? Gerçekten burada mıyız? Gerçekten yaşıyor muyuz?

 

 

 

 

 

 

 

(Görsel çalışma: Austin Long)

 

 

 

 

 

 

Kopyanın şahane kopyası

 

 


Yoksa Barthes’ın kehaneti gerçek mi oluyor: “Bugün geleneksel anlamda yapıtların artık üretilmiyor olacağı bir dönem tasavvur edilebileceğini düşünüyorum; geçmişin yapıtlarının ‘sürekli olarak’ yani ‘sonsuza kadar’ tekrar yazılacağı bir dönem: temelde, hızla artan, filizlenen, geri dönen bir yorumlama etkinliği bulunacak, içinde yaşadığımız dönemin asıl yazı etkinliği bu olacak. ( … ) Bouvard ve Pécuchet’yi sürekli olarak tekrar yazmak, farkında olmaksızın basmakalıp düşünceleri tekrarlamaktan çok daha iyidir.” Ya da Baudrillard’ın Sanat Komplosu’nda yaptığı çağrıya verilmiş bir cevapla mı karşı karşıyayız: “Her kuramın bir ‘anlam aldatması’ olması gibi sanatın da her şeyden önce bir göz aldatması olduğunu, bir ‘yaşam aldatması’ olduğunu bilen illüzyonistlere; ve her resmin, anlatımsal, dolayısıyla sözümona hakiki bir dünya versiyonu olmak şöyle dursun, dünyanın varsayılan gerçekliğinin, içine düşecek kadar naif olduğu kapanlar yaratmaktan oluştuğunu bilen illüzyonistlere. (…) Yanılsama yoluyla temel bir ayartma formu bulmak.” Sanatın bir yaşam aldatması, kopyanın kopyası olduğunu bilen illüzyonist anlatıcı, her yeni kopyayla gerçeklikten uzaklaşılacağına inanan modern aklı şu dehşetli derecede muzip soruyla kurmaca kapanına çekiyor: “Ya doğru söylüyorsam istemeden? Ya kopyasını şahane kopyaladıysam?”

 

 

 

MTS, girift bir kurmaca olmasının yanı sıra çizgisiz bir çizgi roman olma özelliğiyle de bir kült eser olma enerjisi taşıyor. Ama şahsen bunun gerekliliği konusunda şüpheye düşmedim desem yalan olur. Bir okur olarak, hikayenin çizgi roman formunda, kareler içinde anlatılmasıyla, düz metin olarak anlatılması arasındaki farkı anlayamadım. Daha doğrusu yazarın neden bunu tercih ettiği sorusuna, kendimi tatmin edecek bir cevap bulamadım. Deneysel edebiyat? Çizgi romanlara saygı? Yeni formlar deneme, yaratma arzusu? Hepsi ya da hiçbiri. Diğer yandan bu formun metnin okunması açısından bariz bir rahatlık sağladığı da kesin.

 

 

İtiraf etmek gerekirse bugüne kadar Sabri Gürses’i sadece yaptığı nitelikli çevirilerden tanıyordum. Az şey değil elbette. Şu sıralar elimin altında üç kitap var mesela; bir Dostoyevski, Joseph Campbell’dan Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, son olarak Klasik Yayınları’ndan çıkan Sanat ve Kuram. Üçünün çevirisi de Gürses’e ait. Çevirideki başarısı, yaptığı iş hafife alınacak gibi değil ama şiir ve roman gibi farklı türlerde eserler vermiş olan bir yazarı hem de MTS gibi zor bir eserin yazarını tanımıyor olmak gerçek bir kayıp.

 

 

 

 

Maceraperest Turan Sözlüğü, hafife alınmayacak bir kitap. Sabri Gürses’in dildeki ustalığı, kurmaca mahareti ve metinsel cesareti sayesinde belki yepyeni bir türe merhaba diyecek ve artık hakkında daha çok düşünebileceğimiz yeni bir alana gireceğiz. O da eski metinlerin yeniden yazımı.

 

 

 

Son olarak evinde Divan-ı Lugati’t Türk bulunan okurlar galeyana gelip bir koşu kitaba yüklenmesinler. Kapağının üzerindeki tozları sertçe ve merakla üfledikten sonra, kapakta yaldızla “Maceraperest Turan Sözlüğü V 2.12” yazılı olduğunu görürseniz size ben bile yardımcı olamam!

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.