Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Biraz Umut, Bolca Küf Kokan Öyküler



Toplam oy: 143
Özellikle Sovyet döneminin yarı karanlık, bol gri, biraz umut bolca da küf kokan günlerinde geçen öyküler, bu düş kırıklığı ülkesinin seslerini daha fazla yitirmiş kadınlarının hikâyelerine odaklanıyor: Kimselerin umursamadığı, terk edilmiş, mutsuz aile fertlerinin arasında kalmaktan sıkılmış, dört duvar arasına sıkışmış kadınlar…

Sinema-TV okuduğum yıllarda hocalarımdan öğrendiğim ve sonrasında, yayıncılık hayatımda da epeyce işime yarayan bir bilgidir: “Film, jenerikte başlar.” Çünkü, izleyiciyi az sonra izleyeceği filme hazırlar jenerik görüntüler; ister isimler aksın, ister yapım şirketlerinin kocaman logoları (ki dikkat edin, her filmde o filmin atmosferini yansıtan bir şekilde karşımıza çıkar aslında bunlar) dönüp dursun ekranda… İşin yayıncılık kısmına gelirsek eğer, bir kitap da kapağından başlar diyebiliriz. Kapak tasarımı sizi az sonra okuyacağınız metnin dünyasına çağırmalı, o atmosfere hazır etmeli, içerikle ilgili ipucu vermemeli belki ama belli belirsiz göz kırpmalıdır.

 

Özellikle son yıllarda, “kapak tasarımı” denince ilk akla gelen yayınevi olan Jaguar Kitap’ın hemen hemen tüm kitapları için de bunu söyleyebiliriz. Hatta Orhan Pamuk’un, “Kitap kapakları insan yüzlerine benzer: Ya yaşadığımız bir mutluluğu bize bütün gücüyle hatırlatır ya da bilmediğimiz bir mutlu âlemi vaat ederler. Bu yüzden kitap kapaklarına insan yüzlerine bakar gibi tutkuyla bakarız.” sözlerinden ilhamla, Jaguar Kitap’ın hemen hemen tüm kitap kapaklarına tutkuyla yüzüne baktığımız bir sevdiğimiz gibi bakmaktan kendimizi alamadığımızı söylersek, yalan söylemiş de olmayız.

Kadınları anlatan, şiirsel ve gerçeküstü öyküler
Evler, Cinler, Perdeler kitabının sosyal medyadaki ilanını görünce, eski bir dostu görmüş gibi mutlu oldum ben de. Kitabın ismi okurun kulağına bir şeyler fısıldıyor, kitabın kapağı ise bizi yine can evimizden vuruyordu. Kapaktaki -bomboş bir kâğıdı delip geçmiş, ucunda bir tutam iplik- dikiş iğnesiyle kitabında adındaki “perde” kelimesi zihnimde birleşerek, bana hemen Sevim Burak’ı hatırlattı hemen. (Perdelere iğnelediği cümlelerini montajlayarak oldukça garip bir şekilde vücuda getirdiği öyküleriyle Sevim Burak, hem teknik hem de içerik olarak Türk edebiyatının en etkileyici isimlerinden biridir hiç şüphesiz.) Birkaç gün sonra kitapçıdan alıp hemen okumaya başladığımda da kitabı, bu konuda çok da yanılmadığımı görmüş oldum zaten. Genellikle kadınları anlatan, şiirsel ve gerçeküstü öykülerin yazarı Sevim Burak’ın çok uzaklardan, Rusya’dan bir kalem kardeşinin öykülerini bir araya getiriyor Evler, Cinler, Perdeler. 1938 doğumlu Ludmilla Petrushevskaya, Rusya’nın yaşayan en büyük yazarlarından. Birçok ödüle layık görülmüş romanları, öyküleri ve oyunları olan Petrushevskaya, Türk okurlarıyla ilk kez Ayşe Hacıhasanoğlu’nun titiz çevirisiyle, bu öykü seçkisiyle buluşuyor. Kapağı aşıp iç sayfalara ulaşınca da sizi öncelikle, aynı zamanda Jaguar Kitap’ın kurucusu da olan edebiyat sevdalısı Behlül Dündar’ın muhteşem önsözü karşılıyor.
Özellikle Sovyet döneminin yarı karanlık, bol gri, biraz umut bolca da küf kokan günlerinde geçen öyküler, bu düş kırıklığı ülkesinin seslerini daha fazla yitirmiş kadınlarının hikâyelerine odaklanıyor: Kimselerin umursamadığı, terk edilmiş, mutsuz aile fertlerinin arasında kalmaktan sıkılmış, dört duvar arasına sıkışmış kadınlar… Zaman zaman rüyaların bulandırdığı, zaman zaman katı gerçekliği daha da sert kılan gerçeküstü ve hatta fantastiğe varan üslubuyla da dikkat çekiyor Petrushevskaya’nın öyküleri. Kimselerin bilmediği, ama orada bir yerde yaşanan, kuvvetle muhtemel yaşanmaya devam eden, küçücük ayrıntılara dünyanın tüm acılarını, tüm hüzünlerini, tüm keşkelerini sığdırmışların hayatlarını anlatıyor bizlere masalsı gerçekliğiyle.
Elbette, her şeye rağmen ayakta kalmakta direnen, her şeye rağmen yeni doğan günden umutlu, yola devam etme gayretinde tüm öykülerin kahramanları. Tıpkı, çoğu zaman tüm kaybedişlerimizi birer zafer olarak görmeye alışmış bizler gibi. Çünkü anlatılması gerekir, anlatılmayan ne kadar hikâye varsa, aslında hep bizi anlatan…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.