Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Carl Gustav Jung, Simone De Beauvoir Ve Robert Musil'le Bir Buluşma



Toplam oy: 138
Robert Musil’e asıl ünü getiren Niteliksiz Adam romanının hemen öncesinde yazarlığını bana kalırsa daha kırılgan bir sadelikle ortaya koyduğu bir başka eserinden, Üç Kadın’dan (Drei Frauen, 1924) bahsedeceğim. Dileğim, “Grigia”, “Tonka” ve “Portekizli Kadın” isimlerini verdiği bu üç novella arasından özellikle birini, “Portekizli Kadın” öyküsünü Simone de Beauvoir felsefesi ve Carl Gustav Jung’un psikanaliziyle randevulaştırmak.

“Oysa öteki ay kadar yabancıdır”

 

Şu tuhaf ün, iyi yazarların saatlerine bir türlü yetişemez. Yazının daima gerisinden gelir. Güçlüdür fakat sesi çıkmaz. Yine de cür’et önemlidir. “Benim ünümün (kendimin değil), baskı yapmayan büyük bir yazarın ünü olduğunu söyleme cür’etinde bulunuyorum.” diyordu Avusturyalı romancı Robert Musil. Çinli bir deneme üstadı da şöhret için şunları söylüyordu: “...saadeti insan arayamaz, fazilet tam ise o kendiliğinden gelir. Şanın da peşinde koşulamıyor ama insanlar yüzlerini birine çevirince şan da ona kendiliğinden geliyor.”

 

20’nci yüzyılın en önemli romancılarından Robert Musil, 15 Nisan 1942'de hayata veda ettiğinde onu tanıyan ve ona gönülden bağlı olanların sayısı yalnızca birkaç dostuyla sınırlıydı. “Yaşayabilmek için önce ölmeyi beklemek epey ontolojik bir marifet!” Küskünlük ve ironiyle karışık böyle yazıyordu bir mektubunda. Ölümünden tam yedi yıl sonra, Londra’daki Times gazetesi hakkında şunları söyleyecekti: “Yüzyılın ilk yarısının Almanca yazan en önemli romancısı Robert Musil çağımızın en az tanınan yazarlarından biri.” Fakat bu kez, kendisine asıl ünü getiren Niteliksiz Adam romanının hemen öncesinde (yani Musil’in “bu kitabın tek suçu kitap olmak” diyerek onun bir kitaptan çok daha fazlası olduğunu söylemeye çalıştığı ‘magnum opus’unu yazmadan evvel) yazarlığını bana kalırsa daha kırılgan bir sadelikle ortaya koyduğu bir başka eserinden, Üç Kadın’dan (Drei Frauen, 1924) bahsedeceğim. Dileğim, “Grigia”, “Tonka” ve “Portekizli Kadın” isimlerini verdiği bu üç novella arasından özellikle birini, “Portekizli Kadın” öyküsünü Simone de Beauvoir felsefesi ve Carl Gustav Jung’un psikanaliziyle randevulaştırmak. Bu randevu, tam anlamıyla üç isim arasında geçen hayali bir masa sohbeti olacak. Her ne kadar onların eserlerinden, şahsi fikirlerinden yola çıkmış olsam da bu düşsel sohbetin kendi kendini var ettiğine, tahlil ya da çıkarım olmaksızın kurmaca bir anlatıya dönüştüğüne şahit olacaksınız. Bilindik yola başvurup öykünün psikanalizini yapmaktan ya da ona felsefi bir izah getirmekten imtina ettim. Çünkü hepsinden önce, bir Robert Musil okuru olarak şunu gayet iyi biliyorum: Bir yazar, sonsuz bir evren karşısında sonlu bir eser vermeyi olanaklı görebilir ancak iyi bir metnin daima genişleyen bir evrenden farksız olduğunu, ona dair her türlü çözümlemeninse güçlü bir imgeyi parça parça standartlaştırmak anlamına geleceğini hatırda tutmak gerekir. Artık burada susuyor ve sözü yazarlarımıza bırakıyorum: 

 

“Neyim ben? Hiçbir şey. Peki ne olmak isterdim. Her şey!”

 

Baylar, bekletmeyi de beklemeyi de sevmediğim için, size ortak bir buluşma saati verdim ve görüyorum ki hiçbirimiz bir ötekini bekletmemiş. Birer centilmen olduğunuzu kanıtladığınıza göre, sözü ilk olarak benim almamda herhangi bir sakınca görmüyorum. (Jung, piposunu yakar, Musil şapkasını masaya koyar ve geniş alnındaki ter damlacıklarını ipek bir mendille siler.) Kadını “hep geç kalmak”la suçlayanlar, onda zaman kavramı bulunmadığını sanıyorlar. Oysa zamanın isteklerine nasıl kuzu kuzu boyun eğdiğini hepimiz gayet iyi biliyoruz. Yani gecikmeleri bile biledir. Öyle değil mi, Doktor Jung? (Jung, tebessüm eder.) Bazı hoppa kadınlar, böylece erkeğin arzularını arttıracaklarını düşünürler ama kadın böyle birkaç dakika ya da saat beklemekle, uzun bir bekleme olan yaşamı karşısında duyduğu tepkiyi açığa vurur. Esasen, onun bütün varoluşu bir bekleyiştir. (Simone, biraz duraklar. Çantasından zarif bir tabaka çıkarır. Sigarasını parmağına yerleştirdiğinde Robert Musil çoktan çakmağına davranmıştır ancak Simone onu nazikçe geri çevirir.)

 

Çakmak yerine kibriti tercih ediyorum Bay Musil, kadın doğası gereği tekniğin bile tabiata en yakın halini yeğliyorum. Kibrit, ateşi taşır ancak oldukça kırılgandır da.

 

Çakmakta ise yakıtın, mekaniğin kısacası erkin şiddetini duyarım.

 

(Musil, ordudan kalma çakmağını yeniden ceketinin iç cebine yerleştirir ve konuşmaya başlar.)

Bana bir hikâyemi anımsattınız sevgili dostum. Ona Portekizli Kadın ismini vermiştim. Bir okurum yazdığı mektupta bu başlığı yadırgadığını çünkü hikâye boyunca kadından çok bir adamdan bahsedildiğini söylemişti. Ben de ona bir kadını en iyi bir adamın hikâyesi içinde tanıyabilirsiniz demiştim. Sözlerinizden anlaşılıyor ki, bunun aksi de geçerli. (Musil kahvesinden bir yudum alır.) Evet, bahsettiğim bu hikâye geçmişte, Kutsal Roma İmparatorluğu döneminde İtalya sınırındaki Alpler’de geçiyordu. Herr von Ketten isminde savaşçı bir asilzade ile onun Portekizli karısının hikâyesi. Ketten Beyi ne kadar kendini kendinden başka bir yere ait hissetmeyen, gözü pek, savaşçı bir adamsa karısı da o denli gizemli, hiçbir kalıba sığmayan zarif ve büyülü bir kadındı. Ne kocasının iradesini kırıyor ne de ona boyun eğiyordu. Ondaki bu tavır, Ketten Beyi’ni kayıp zavallı bir ruh gibi sessiz sedasız karısının peşinden gitmeye zorluyordu sanki. Yıllar sonra bütün Ketten beylerinin doğup büyüdüğü coğrafyaya Catene bölgesine geldiklerinde Portekizli Kadın sarp dağlarla çevrili bu yeri yadırgamış ancak kısa süre sonra erkeklerin adetleri gibi önceden alışılması gereken bir güzellik olarak görmeye başlamıştı. Birbirine eklenmiş tavus kümeslerini andıran bir şato, kaya üzerinde bir taş yığını, yosun kaplı baş döndürücü duvarlar... Şatonun etrafını çevreleyen dağları kimsenin aşamadığına dair bir rivayet de duymuştu. Orada bir dağı aştığınızda bir başkasıyla karşılaşırdınız ve bu sonsuz bir uğraşa dönerdi. Dostlarım, insanın birini, daha doğrusu kendini tanımaya çalışması da böyle değil midir biraz?
(Soru, Jung ve Beauvoir’ı kulak kesildikleri hikâyeden sıçratır.
Simone tüm dikkatini Musil’in iki kaşı arasında toplar ve uyuyan bir insanın üzerinden atlar gibi karşısında oturan bu geniş alınlı adamın cümlelerinin üzerinden atlayarak konuşmasına devam eder.)
Kadın olmak bana yansızlığı, açık sözlülüğü öğretti
Bay Musil, nasıl ki toplum doğayı kendine uşak eder, doğa da toplumu baskısı altında tutarsa her şeye gücü yeten, dünya sorunlarına açıklık getiren muktedir erkek dünyasını gizliden gizliye baskısı altında tutan da bu kırılgan kadın doğası olur işte. (Derin bir iç çeker.) Ah, ana karnında insanî biçime dönüşen o kan çileğindeki gizi gerçekte hiçbir matematik eşitliğe dökemezsiniz! Eh, bu açıdan bakarsak kadının erkekten üstün mü, aşağı mı yoksa ona eşit mi olduğunu ileri süren kıyaslamaların boşluğu kolayca ortaya çıkıyor. Fakat içerlediğim şeyi söylemeden edemeyeceğim. Çünkü kendi kendimi de biraz hayal kırıklığına uğrattım. Erkeğin yaşantısı akılcıdır, bilirsiniz. Fakat o yaşantıda birtakım boşluklar, gölgeler de vardır. Kadınınkiyse kendi sınırları içerisinde oldukça karanlık ama dolu ve tamdır bana göre. Bu doluluk kadına belli bir ağırlık da verir. Diktatörlerin, generallerin, yargıçların, memurların, yasaların, soyut ilkelerin hafifliği yoktur onda. (Erkekleri etrafta koşturup kılıçlarını savuran çocuklar gibi görürüz çoğu kez.) Kadının hoppalığı bile bir karşı koyuş, bir yadsımadan kısacası bir oyundan ibarettir. Erkeği kendi oyun sahasına çekebilse bütün soyut ilkelerin hafifliğini gösterebilirdi ona. Her ilkenin, her değerin, var olan her şeyin iki anlamlılığını gözleri önüne serebilirdi. Fakat her nasılsa, hep olan o şey oluyor. Karanlık doluluğu bir yerde bırakıp eylem halinde o aydınlığa koşmak; verili olanla, dayatılanla benzer bir tutum takınmak durumunda kalıyoruz her seferinde. Ve sanki kadınlar ve erkekler olarak sonunda aşırıya, daima aşırıya kaçıyoruz. (Jung, cebinden bir kâğıt ve kalem çıkarır, Simone’un konuşması sürerken tuhaf bir diyagram çizmeye koyulur. Musil ise onu dalgın bir dikkatle dinlemeye, boynunda üç sıra halinde dolanmış incileri seyretmeye devam eder.) İşte beyler, nihayetinde bir Feministim. Hem kendimin farkında hem de imkânsızlığında bir kadın olarak eyleme durdum. İtiraf edeyim, beni zaman zaman hayal kırıklığına uğratan asıl şey, içerisinde uykuya daldığımız o aşkınlık fikri ya da muktedirlerce yazılmış bir tarih değil “aşırılık”ın kendisi oldu. Teoride savunduğum bazı şeyleri pratikte çok defa ihlal ettim. Yalnız bunu hiçbir zaman yüksek sesle dile getirmedim. Şimdi, bizi burada toplayan yazarın düşsel daveti sayesinde, bu küçük cemiyet içinde bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. Erkeklerin dünyasında itiraf, zayıflığın ya da baştan çıkarmanın bir türü olarak belirlenmiş çoktan. Kısacası baylar, tarihin şekillendirdiği ikinci bir cins, ben karşısında bir öteki, kısaca kadın olmak bana yansızlığı, açık sözlülüğü öğretti. Koşullarsa alçak gönüllülüğümü kendime saklamayı...
“Sonuçta gölgesiz bir güneş neye yarar ki? Tokmaksız bir çan gibi!”
(Carl Gustav Jung, piposunu indirir, yuvarlak çerçeveli gözlüklerini alnına yerleştirip tebessümle konuşmaya başlar.)
Madam Beauvoir, Bay Musil… İzninizle meseleyi konuşmamızın en parlak imgesinden yani kibritten devralmak istiyorum. Biliyor musunuz, Bollingen’de inşa ettiğim evime yüzyıllar öncesinden bir konuk çıkagelse o taş duvarlar, odun yığınları, el işçilikleri arasında teknik anlamda şaşıracağı tek yenilik olarak yalnızca bir kibrit kutusu bulabilir. Ateşi, daha doğrusu gücü taşıyan kırılgan bir teknik. Ne müthiş imge!
(Devam edecek…)

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.