Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

ÇizgiRoman // Dışlanmışların savaşı



Toplam oy: 947
Robert Kirkman, Paul Azaceta // Çev. Cem Demirkan
Arka Bahçe Yayıncılık
Outcast, iki yıldır yayımlanıyor, çıkış noktası bilindik bir klişeye, şeytan tarafından ele geçirilmiş bedenin kurtarılması fikrine dayanıyor.

Outcast, geçtiğimiz ay televizyon dizisi başlayan, global bir ilgiyle takip edilen bir çizgi roman. Walking Dead’in yaratıcısı Robert Kirkman’ın yeni hikayesi olması nedeniyle ayrıca konuşuluyor, merak ediliyordu. Kirkman, Amerikan çizgi roman sektörünün enerjik yazarlarından, hem çalışkan hem de yeniyi arayan biri. Çok değil, aşağı yukarı on beş yıldır yazıp çiziyor; yirmili yaşlarının başında, yayıncı tekellerine karşı sanatçı temelli yeni yayın oluşumlarının içinde yer almıştı, konuşkandı, süper kahraman evrenine esprili bakıyordu. Asıl çıkışını zombileri genç bir edebiyatla, ironik ve melodramatik bir yavaşlıkla anlatarak sağladı. Outcast, iki yıldır yayımlanıyor, çıkış noktası bilindik bir klişeye, şeytan tarafından ele geçirilmiş bedenin kurtarılması fikrine dayanıyor. Kirkman’ın asıl mahareti buralarda kendini gösteriyor zaten, popüler bir algıya, görür görmez, okur okumaz anlaşılan, süregelen bir temayı farklı ve ilginç kılabiliyor.


Hikaye, küçük bir çocuğun, Joshua’nın kendi parmağını yemesiyle açılıyor. Isırılmış, eti koparılmış bir parmak ve ağzı yüzü kan içinde bir çocuk düşünün. Dizi uyarlamasında aynı sahne daha da şiddetlendirilmiş; çocuk, duvarda gezinen bir hamamböceğinde odaklanıyor ve kafasıyla ezerek ağzına atıyor. Sonra odadan çıkıyor, merdivenden iniyor, aşağıda annesi ve ergen ablası ağız kavgası yapıyorlar, eli yüzü kan içindeki tekinsiz çocuk, bu kez cips yemeye başlıyor. Anne, nihayet çığlıklarla çocuğu fark ediyor. Çocuğun acı hissetmemesi, kanın görünürlüğü, aile cenderesi içinde normalliğin berhava oluşu, hepsi tek kelimeyle irkiltici. Sonra anlıyoruz ki, çocuk şeytan tarafından ele geçirilmiş; evde bir odaya kapatılarak tecrit ediliyor, rahip çağırılıyor, The Exorcist’ten aşina olduğumuz klişeler yineleniyor. Üstelik hikaye, herkesin birbirini tanıdığı, sırlarını paylaştığı uzak ve gizemli Amerikan taşrasında geçiyor; yine filmlerden, romanlardan ve diğer hikayelerden hatırladığımız bir çevreye dahil ediliyor okur. Sonra yine anlıyoruz ki, bu kasabadaki ilk vaka değil, daha önce de olmuş bir şeyler...

Peki, şeytanla kim baş edecek? Kirkman, bir “loser”, bir zoraki kahraman sunuyor. Metruk evinde, kimselerle iletişim kurmadan, yemeden içmeden yaşayan Kyle Barnes’ı görüyoruz. Bıkkınlıkla herkesten kaçar olmuş ve burası önemli, kasabaya geri dönmüş bir kahraman. (Küçük çocuğun adı İsa/Joshua ise kasabanın adı da Roma bu arada…) Kyle’ın çöp evinin kapısı çalınıyor ve yine kasabadaki kızkardeşince “dünyaya” davet ediliyor. Böylelikle, Kyle’ın annesinin ve karısının tıpkı o çocuk gibi şeytan tarafından ele geçirildiğini flashback’lerle öğreniyoruz. Birileri o geçmişe dair sorular sorunca Kyle, cevaplardan kaçıyor, gözleri doluyor, yüzünü kaçırıyor, karanlık hatıralarına gömülüyor. Öyle bir şey olmuş ki, Kyle annesine, karısına ve çocuğuna şiddet uygulayan biri sayılagelmiş, toplumdan dışlanmış, evliliği bozulmuş vs.  Kyle’a anlayış gösteren, kahraman olarak uyanışına şahitlik eden Peder ise Kirkman’ın sevdiği türden bir ters köşeden çıkma; kumarı seviyor, Tanrının şeytanla savaştığı için çok meşgul olduğunu, bu yüzden mastürbasyonu suç saymayacağını filan söylüyor. Yalpalamayan, arızası olmayan, ironi bilmeyen karakterlerin okur nezdinde inandırıcılık sorunu oluyor artık. Dizi uyarlamasında ergenler, elleriyle şeytanın boynuzlarını göstererek Peder’e meydan okuyorlar; ebeveyn nasihatleri, öğretmen edası istenmediği için anlatının gerçeklik vehmine katkıda bulunuyor, daha gerçek ve sevimli görünüyorlar.

 

 

Köprünün altından çok sular aktı...


Yeni nesil hikayelerin ters yüz ettiği kalıplar var; Kyle, içine şeytan girmiş bir çocuğu yumrukluyor örneğin. Manzara, öyle ya da böyle, bir çocuğun bir yetişkinden öldüresiye dayak yemesi; ebeveynleri ve pedagogları dehşete düşürecek sertlikte üstelik… Öte yandan hikaye, temelde genç bir okura hitap ediyor, kanlar içinde kalan Joshua, bu okura yakın bir yaşta… Şiddet, kıstasları öğrenilen, sınırları zorlanan, kıyılarında dolaşılan bir mefhumdur. Yasaklandığı için cezbedicidir de; kavga çıktığında seyre dalan, toplaşan insanları hatırlayın. Joshua’ya yönelik şiddet, genç okura sahici geliyor. Kahraman, şaşmaz ve yanılmaz biri değil. Dışlanan, ebeveyniyle hesaplaşan, kendinden utanan, kolay ağlayan, bir ergen kadar kolay öfkelenen bir kahraman bu… Kyle, yolunu arıyor, hiç bahsi geçmeyen babasıyla hesaplaşacağı güne hazırlanıyor, “öğreniyor” ve “büyüyor.” Yukarıda yeni nesil dedim, eskiden olsa, daha basit bir düzlemde anlatılırdı her şey. Spielberg’in iyi insan-kötü insan, iyi uzaylı-kötü uzaylı dörtlü klişesine benzer bir reçeteye başvurulurdu. Oysa köprünün altından çok sular aktı; Stephen King, çok şey anlattı; Steve Niles, sayfaları kana buladı; John Constantine, sayısız kez iblislerle hesaplaştı; Alan Moore, diyalogları koyulaştırdı; Neil Gaiman, romantize etti vs. Sonuçta, defaatle izlediğimiz dualistik bir savaş anlatılıyor bize… Yenilenmek ve zamanı yakalamak zorunda olan bir tarzdan söz ediyoruz. Basit de görünmemesi gerekiyor, katmanları, göndermeleri olmalı ki, geeker iştahını da giderebilmeli, konuşulabilmeli…


Dizinin bir diğer yaratıcısı Paul Azaceta, Amerikan illüstrasyon geleneğinden gelen bir çizer. Mainstream bir tarzı yok, eskilerden Alex Toth, daha yakınlardan David Mazzucchelli’den etkilendiği anlaşılıyor. Avrupalı bir havası var, sayfa tasarımı yaparken ve ardışıklığı kurarken, kendini unutturmayı başarıyor. Hikayeyi güçlendirmek için zoom yaptığı çok küçük ayrıntı kareleri kullanıyor. Bunu, hikayenin bol diyaloglu evrenini dengeleyecek ölçüde yaparak izlemeyi kolaylaştırıyor. Azaceta, doğru bir seçim olmuş, “televisüel” bir gözü var çünkü, gerçekçi arka planları, iyi çalışıldığı anlaşılan iç mekanlar çiziyor.


Outcast, geçmişi ve nesiller boyu okuru olan çizgi romanlardan değil. Global bir anlatıya dönüşmesi, okuru ve izleyicisiyle büyümesi, çizgi roman dünyası için ilgi çekici bir yenilik ve yol haritası içeriyor.

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.