Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Terskarga



Toplam oy: 121

Başka bir şey için olmasa da yazmak için daha uygun bir zaman olamazdı sanırım! Hiçbir bahaneye sığınmadan “Hayatım roman olur” mu diyordun, belki de “harika!” bir fikrin vardı… Tam zamanı… Öyle ya, hâlâ evdeyiz, değil mi? Ama işte herkesin bir yazma ritüeli var, sırf evde olmak yeterli gelmeyebilir. “Büyük” yazarların ilham için yaptıklarını ya da çalışma ritüellerini duymuşsundur. Bu konuda bir dolu örnek mevcut…

 

Simone de Beauvoir sabah 11’den öğleden sonra 1’e kadar yazar, sonra da arkadaşları ile buluşurmuş. Sonra yine saat 5’ten akşam 9’a kadar yazarmış. Jane Austen kalabalık bir ailede yaşadığı için çok fazla yalnız kalamıyormuş; o da küçük kâğıt parçalarına yazmayı tercih edermiş. Öyle ki; gıcırdayan bir kapı herkesi rahatsız etmez mi? Onu etmiyormuş. Yazdığı odanın kapısı gıcırdadığı halde yaptırmamış, ki birinin geldiğini anlayabilsin(!) Thomas Mann ise sabah saat 9’da yazı masasının başına oturur ve her gün düzenli olarak yazarmış. Madde 22’nin Amerikalı yazarı Joseph Heller ünlü eserini 8 yılda her gece 1-2 saat çalışarak, mutfakta yazmış. Birkaç yıl karısıyla televizyon seyretmek için yazmamış ama kendi ifadesiyle “geceleri roman yazmayan Amerikalıların hayatları çok sıkıcıymış” ve sonunda romanını bitirmiş.

Şubat ayı doğumlu Charles John Huffam Dickens, karakterlerinin yüzlerini çağrıştırması için aynalara ihtiyaç duyarmış!
Herkesin bildiği adıyla Charles Dickens (d:7 Şubat 1812 – ö:9 Haziran 1870), Viktorya döneminin bu en ünlü İngiliz yazarı babasının, borçları nedeniyle hapse girmesiyle 11 yaşında bir boya fabrikasında, günde 10 saat kadar ağır koşullarda çalışmaya başlamış. Eserlerinde bunun izlerini gördüğümüz yazar; David Copperfield, Oliver Twist, Antikacı Dükkânı, Büyük Umutlar ve Zor Zamanlar gibi kitaplarıyla zamanının büyük dehalarından kabul edilmiş. Mizahı ve hicvi kullanarak toplumu keskin gözlemiyle çok iyi resmetmiş, sosyal yapıya dair eleştirileri ile Tolstoy ve Orwell tarafından övülürken, Wilde ve Woolf gibi kimi yazarlar tarafından da psikolojik derinlikten yoksun olduğuna dair eleştiriler almış -ki zaten şu hayatta herkesi memnun etmek ne mümkün(!) Ama kimi yazarlar yazdıkları unutulmaz eserleriyle gönlümüzde taht kurarken bazıları da var ki başka yapıtların ortaya çıkmasına da aracılık ederler. İşte Dickens’ın yazma ritüeli gibi bir diğer en büyük takıntısı, çok sevdiği evcil kuzgunu “Grip”miş. Dünyanın en güzel şiirlerinden birinin yazılmasına aracılık eden Kuzgun… İşte tam da burada kuzgunlar ve kargalar hakkında bir dolu yanlış bilgiye cevap vermek için ara verelim(!)
Kuzgunlar ve kargalar, Corvus denilen kargagiller ailesinin bir parçasıdırlar. Yani hepsi karga türü altında geçer. Karganın yaklaşık 30-40 çeşidi, kuzgunun da 8-10 çeşidi vardır. Ve bunların da altında başka alt türler vardır. Karga boyut olarak daha ufaktır ve sürüler halinde yaşar. Kuzgun daha iridir ve genellikle ya yalnız ya da eşiyle yaşar ve tek eşlidir. Karga daha çok şehir, köy gibi kalabalık yerlerde yaşarken kuzgun ormanlık alanlarda dolanır (evet, yalnız!) Kuzgunun gagası kargaya göre daha kavisli ve kıllıdır. Bir karga yaklaşık 8-18 yıl civarında yaşarken, kuzgunun ömrü 30 yıl civarındadır (evet, 150 yıl yaşamazlar!) Yine de, bir habere göre 56 yıl yaşayan bir karga olduğu iddia ediliyor; evcil ortamda kargaların yaşam sürelerinin uzadığı da biliniyor. Üstelik kargalar evcilleştirildiklerinde gayet eğlenceli kuşlar.
Pek çok sesi taklit edebiliyor, şaka amaçlı çeşitli sesler çıkarabiliyorlar. Kuzgunun da bir papağandan daha fazla ses taklit yeteneği var. Zekâ olarak da kuş türleri arasında en zeki olmakla birlikte yunus ve şempanzelerle yarışır durumdalar. Genellikle her ikisi de leş, fare, kurbağa, solucan, ceviz, tohum ve meyve dâhil ne bulurlarsa yiyorlar. Tabii her ikisi de siyah.
Kutsal kitaplarda anlatılan ve tarihteki ilk cinayet sahnesinde rol almışlardır. Kabil ve Habil hikâyesinde iki karganın kavgasında biri ölünce diğeri onu gömer, ölünün gömülmesi gerektiğini öğretendir. Musa Peygamber’in tufandan hemen sonra karayı tespit etmesi için gönderdiği ilk hayvan beyaz güvercin değildir, beyaz bir kuzgundur. Fakat o geri dönmek yerine bir leşle oyalandığı için dönmemiştir ve ceza olarak renginin siyah yapıldığı rivayet edilir. Mitolojide kuzgunun sesinin çatallaşma sebebi olarak Apollon’a yalan söylemesi gösterilir. Viking tanrısı Odin’in, her gün dünyayı dolaşıp ona haber getiren Hugin ve Munin adında iki kuzgunu varmış. Birçok kültürde, bu kuşların tanrının habercisi olarak gönderildiğine inanılmış. Çinliler, tanrının geldiğini haber vermek için, kötü havayı kuzgunların getirdiğine inanmışlar. Bazı Kızılderililer, dünyayı yarattığına inandıkları kuzguna bir ilah olarak tapmışlar. Çiçero’nun Kehanetler Üzerine adlı kitabında; sağa doğru uçarak haber taşıyan kuzgun (korax) olumlu iken, sola doğru uçan karga (corone) uğursuz olarak belirtilmiş. Şair Cahit Külebi küçükken, çocukların konuşturabilmek maksadıyla -Zile’de yöresel ifadeyle “Cula” olarak tarif ettiği- kargaları besleme alışkanlıklarından bahsetmiştir. Fakat “Donuk kara rengi, boncuk mavisi rengindeki gözleri ve avuç içinde sığanmış gibi duran gövdesiyle ondan günün hiçbir saatinde ayrılmazdım.” dediği culaların konuştuğunu hiç duymamış.
İşte saymakla bitiremeyeceğimiz bir sürü hikâyenin ve özelliğin kahramanı kargagilleri burada bitirip, Dickens’a dönelim.
Barnaby Rudge -Seksen ayaklanmalarının hikâyesi (bu arada bu kitabın şu an Türkçesi yok, bunu da eklemek istiyorum) kısa ömürlü (1840-1841) haftalık yayın Master Humphrey’s Clock’ta yayımladığı iki romandan biriydi (diğeri Antikacı Dükkânı). Kitapta başkarakterle birlikte dolaşıp kehanetlerde bulunan geveze kuzgun, Dickens’ın sevgili kuzgunu Grip’ten başkası değildir, kitaptaki adı Chip’tir. O sırada bir başka süreli yayın olarak Amerika’da yayınlanan Graham’s Magazine’de Barnaby Rudge hakkında bir inceleme yazısı yayınlanır. Kuzgunun seri halinde yayınlanan dizide daha fazla yer alması gerektiğine vurgu yapılır. İnceleme yazısının yazarı o sırada bir kitap turnesi nedeniyle Amerika’da olan Dickens’ı dergiye davet eder. Davete kuzgunu Grip’i de götürür yazar. Kuzgundan oldukça etkilenen ve dünyanın en çok bilinen şiirlerinden biri olan “Kuzgun”un yazılmasına aracılık eden bu olayda, Graham’s Magazine’in baş editörü ve inceleme yazısını yazan davet sahibi, 40 yaşında hayata gözlerini yumacak olan Edgar Allan Poe’dan (d:19 Ocak 1809 – ö:7 Ekim 1849) başkası değildir. Poe, Kuzgun’u 1845 yılında yazmıştır.
Dickens’la başladık, Poe’nun “The Raven” “Kuzgun” şiirinden bir dizeyle bitirelim, çeviri Ülkü Tamer’den: Sustu, sonra ben konuştum: “Dostlarım kaçtı yanımdan Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan.” Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.