Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Sessizin payından hepimize bir parça...




Toplam oy: 1203
Nurdan Gürbilek
Metis Yayınları
Sessizin Payı, edebiyat eleştirisi içinde kendisine yepyeni, canlı, cesur, nefes alan, bir sürü kalemi peşine takacak olan bir yer açıyor.

Son zamanlarda ne bir edebiyat ne de bir eleştiri metni beni böylesine etkiledi; yüreğimi havalandırdı, kaleme sarılmama yol açtı, siyasetle, edebiyatla, gündelik hayatla ve elbette kendimle kurduğum ilişkiye böylesine sirayet etti, Sessizin Payı’ndan başka… Türkiye’de edebiyat eleştirisinin biricik isimlerinden Nurdan Gürbilek, soğukkanlı, cesur, mesafeli ama kesinlikle duygudan yoksun olmayan kalemini edebiyatımız üzerinde oynattıkça, görüyor ve hissediyoruz ki taşlar oturuyor yerine. Onu Yer Değiştiren Gölge’den, Mağdurun Dili’nden, Kör Ayna Kayıp Şark’tan tanıyan, izleyen okurlara da bir küçük haberim olsun, Sessizin Payı bir başka. Hem Gürbilek külliyatında yerini diğerlerinden ayırıyor hem de edebiyat eleştirisi içinde kendisine yepyeni, canlı, cesur, nefes alan, bir sürü kalemi peşine takacak olan bir yer açıyor. Eleştirinin ruhuna sanki yeni bir ruh üflüyor. 

 

Peki nedir bu başkalık, nedir bu yürek hoplatan yenilik? Öncelik, siyasetin bizzat edebiyatın kendisinde var olduğu düşüncesinde sanırım. Sessizin Payı, Gezi, Evren’in yargılanması ve yoksulluk gibi Türkiye siyasetini, kültürünü, vicdanını yakından ilgilendiren meselelere edebiyat üzerinden bakan denemelerden oluşuyor. Haliyle hassas, haliyle dikkat çekici, haliyle üzerinde çok konuşulması, çok düşünülmesi gereken denemeler bunlar. Yazar her zamanki gibi edebiyatın karmaşık yollarında kendisine has bir akıl ve sezgiyle yürürken, peşine taktığı düşüncelerinden yine her zaman olduğu gibi yeni bir edebi metin yaratıyor. 

 

Sırayı bozmayayım ve önceliği Suç ve Ceza’ya, Kenan Evren’in yargılanmasına vereyim. İçinde Kenan Evren’in yargılanması gibi bir beklentiyi taşıyan “yetmez ama evet”çi tavır, Türkiye aydınının üzerine ne kadar da büyük bir gölge düşürmüştü; hatırası daha taze, harareti hâlâ geçmedi. Bu hararetin içine dalıveriyor Gürbilek, Dostoyevski’yle birlikte düşünüyor. Raskolnikov’un, “Neden Napoléon binlerce insanı öldürürken suçlu olmuyor da ben suçlu oluyorum?” isyanının altını kurcalıyor; Kenan Evren’in davası Raskolnikov’unki gibi bir kopuş davası olsaydı ne olurdu sorusu üzerinde geziniyor. Zafer suçluyu terk ettiğinde bir suça dönüşür, bunun öncesinde sade bir siyasi eylemdir. Zafer, Evren’i gerçekten terk etmiş miydi peki, yargılanmasının ardındaki sebep bu muydu; yoksa bambaşka siyasi saikler mi vardı bu yargılamanın ardında? Ve ne bekliyorduk bu davadan? Adaletin işlemesi içimize su serpecek miydi? Gürbilek, bana kalırsa, etkileyici ve evrensel bir soruyla cevap vermeye başlıyor bu sorulara: Şeytanı yargılayan ama sisteme dokunmayan bir adalet mümkün mü? “Türkiye’de devletin otuz yıl önce işlediği suçlar nedeniyle bugün bir kez daha Suç ve Ceza’yı konuşuyoruz. Bir zamanlar cuntadan ‘adaletin keskin kılıcı’nı işletmesini isteyenler, otuz yıl sonra Kenan Evren mahkum edildi diye adaletin yerini bulduğuna inanmamızı istiyor. Ama yasayla adalet aynı şey değil. Yasa, galibin adaletidir.” 

 

Yoksulluk lekesi

 

 

Galiplerden ve mağluplardan söz ediyorsak eğer, yoksulluğu görmemek, hayatı başlı başına bir mağlubiyete dönüştüren ve nihayetinde yaşarken öldüren yoksulluğa düşmemek olmaz. Yoksulluk denince şüphesiz akla hemen bu duruma sıcağı sıcağına, kurgusal bir vaka olarak yaklaşan Orhan Pamuk, ya da edebiyatımızda yoksulluğun dilini kuran Latife Tekin geliyor. Ancak Gürbilek, Kemalettin Tuğcu ve Orhan Kemal, merhamet ve şefkat arasında bir ağ dokuyarak yaklaşmış yoksulluğa, yoksulluk lekesi denen şeye. Büyük şehrin yoksul çocuklarının edebiyatımızdaki anlatıcılarına odaklanıyor. Burada koskocaman bir ayrımın da altını çiziyor ama. “İyi edebiyatı, iyi yapan ne?” sorusuna cevap arıyor, Tuğcu ile Kemal arasında gidip gelirken. Tuğcu da yoksul çocukların anlatıcısıdır, Kemal de. Tuğcu kuşkusuz popülerdir, ama Kemal de öyledir. Biri çocuklar, diğeri yetişkinler için yazıyor demek de mümkün değildir. Öyleyse bu iki yazarı kalın çizgilerle birbirinden ayıran, Tuğcu’yu iyi edebiyatın dışına atan sebepler nelerdir? Gürbilek’in cevabını merak edenlere, kitabın sayfalarını tavsiye etmekle birlikte, bir küçük tadımlık verebilirim: “Esas fark, hikayenin sonuna ilişkindir. Tuğcu çocuğu hızlandırılmış yoksulluk okulundan pekiyi ile mezun olur, Orhan Kemal’inkiler sınıfta kalır.”

 

Ve gelelim Gezi’ye. Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’sinden, Fatih-Harbiye hattı arasındaki derin yarıktan yola çıkarak anlatıyor Nurdan Gürbilek. Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde yükseldiği söylenegelen bu büyük yarığın kapandığı bir yer olarak dokunuyor Gezi’ye. “Edebiyat gündelik olanın dışına çıkabildiği ölçüde siyasete yeni bir yorum çerçevesi kazandırır. Yalnız bazen tersi olur; gündelik olanın dışına çıkan bu kez politik eylemdir; bu kez o edebiyata keskin ışığını düşürür.” Gezi, keskin ışığını edebiyata düşürebildi mi, düşürebilecek mi, nasıl düşürecek? “Bunun cevabını vermek için henüz erken ama, edebiyat üzerinden gittiğimizde Fatih-Harbiye’nin dile getirdiği kültürel yarığa bakmaktan kendimizi alamayacağımız aşikar. Çünkü Cumhuriyet değerleri de, kapitalizm çarkına oturmuş muhafazakar değerler de bu yarık üzerine oturuyor. Görülmesi gerekense Gezi’nin Fatih-Harbiye hattına verdiği zarar. ‘Bir imkanın ufukta yanıp söndüğü an’.” 

 

Sessizin Payı, disiplinlerarası okumanın doruk noktasına çıkartıyor bizi. Tolstoy’la vicdanı, Dostoyevski ile adaleti, Orhan Kemal’le merhameti, Peyami Safa ile ayrışmayı ve Coetzee ile utancı bugünümüze damgasını vuran siyasi meseleler aracılığıyla kurcalıyor. Edebiyatla dışarıdaki hayat arasındaki etkileşimi, dışarıdaki hayatın edebiyatın içinde nasıl gözüktüğünü görüyor, yazarları, metinleri konuşturuyor. Ve her şey gelip bir şekilde dili buluyor: “Blanchot’nun da yakınlarındayız. Yazının ‘tanrıların olmadığı bir dünyanın dili’ olduğunu söylüyordu. Bir zamanlar tanrıların dili olmuş, şimdi tanrıların olmadığı bir dünyanın dili olan, içinde tanrıların yokluğunun konuştuğu dil. Zamanla tanrıların yokluğunun da yok olduğu, içinde bir boşluk yokmuş gibi davranan dil.” 

 

Sessizin payı hepimize düşüyor.

 

 


 

 

* Görsel: Elif Demir

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.