Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Suskunlar Orkestrası




Toplam oy: 204
Aşk ve Teselli Neşet Ertaş’tan Gündoğar’a, Ergüder Yoldaş’tan Tanburi Cemil Bey’e her biri ayrı birer senaryoya dönüşebilecek hikâyeleriyle bir “suskunlar orkestrası” kuruyor.

Müslüm filminin başındaki bir sahne, popüler müzik türlerinde yaygın olan şarkıyı yüksek sesle, âdeta bağırarak okuma modasının ve aynı zamanda arabeskin Batı müziğinin ötekisi olarak gösterilmesi durumunun tersine ışık tutuyor gibidir. Öyle ki sanki bu ışık belli olsun diye Müslüm Gürses dinleyicisinin karşısına çıkarken elektrik kesiliyor. Elektriğin kesilmesi, dinleyici uğultusundan arabeske hücum eden aydınların gürültüsüne kadar diğer her şeyin susmasının, yani şarkıcıyı bağırmaya iten nedenlerin ortadan kalkmasının alegorisi olarak düşünülebilir. Zira suskunluk, bütün dikkati şarkıcının sesine yöneltecek, şarkıcı şarkısını bağırarak söylemek zorunda kalmayacak ve ortam, yalnız o sesin sahibinin ışığıyla aydınlanacaktır.

 

Müslüm Gürses’in sükûnetini, yavaşlığını, şarkı okuma tarzındaki küskünlüğünü kendinde toplayan bu sahne, Türk müziğinin geçmiş yüzyıldaki serüvenini akla getiriyor; susmak zorunda kalan, yok sayıldığı için susan sazları, makamları, şarkıları, şarkıcıları hatırlatıyor. İşte Müslüm’ün gösterime girdiği 2018’in Ekim ayında yayımlanan “Susmanın Müzikal Poetiği” alt başlığını taşıyan Aşk ve Teselli isimli Selçuk Küpçük kitabı, tam da bu serüvenin değişik duraklarında parlayan seslere kulak kesilerek okuru, kimi trajik hayatıyla, kimi ilgisizlikle, kimi ölümle susan pek çok büyük sesin müzikal yolculuğuna çıkarıyor; Neşet Ertaş’tan Gündoğar’a, Ergüder Yoldaş’tan Tanburi Cemil Bey’e her biri ayrı birer senaryoya evrilebilecek hikâyeyle bir “suskunlar orkestrası” kuruyor. Selçuk Küpçük, modern tarihi kesin bir dille gürültünün tarihi olarak niteliyor ve gürültünün dışında tuttuğu isimleri, tavırları inceliyor. Bu bakımdan kitaptaki isimlerin ya Gürses gibi “çığlığını içe doğru akıtan” ya da Ertaş gibi “azdan çok anlatan” müzisyenlerden oluşması tesadüf değil.

 

ANADOLU’NUN KÜSKÜN SESİ: GOMİDAS

 

Müslüm’ü izleyen birçok sinemasever, perdeye yansıyanlardan duyduğu şaşkınlığı dile getiriyor. Çünkü sinemada gördükleri Gürses’in sesi değil, o sesin arkasındaki hayat hikâyesidir. Bu hikâyede sahne değil, sahne arkası; neonların altındaki artist değil, kulisteki dramatik gerçeklik merkeze alınmıştır. Aşk ve Teselli’de de Küpçük, önemli müzisyenlerin hayatlarına odaklanıyor, sahne arkasını sahneye taşıyor; bunu yaparken teknik ayrıntılarla okuyucuyu bunaltmıyor, ele aldığı ismin mümeyyiz yönünü atlamadan o hayatları bugüne bağlıyor. Bazıları ilk kez bu kitapla derin suskunluklarından dışarı çıkıyor. “Anadolu’nun Küskün Sesi” Gomidas gibi.

 

1869 Kütahya doğumlu olan Gomidas’ın asıl adı Soğomon’dur. Altı aylıkken annesini, 11 yaşında da babasını kaybeden Soğomon 1881’de Eçmiadzin’e ruhban okuluna götürülür. Fakat dersler Ermenicedir ve Soğomon sadece Türkçe bilmekte, Ermenice bilmemektedir. Hem din hem müzik eğitimini ikmal eder. 1895’te Gomidas adıyla takdis edilir. 1896’da bursla Berlin’e giden Gomidas orada doktora yapar. Aralarında Paris, Cenevre, Lozan, İskenderiye, Kahire gibi şehirlerin olduğu pek çok yerde konserler verir. Kafkasları, Anadolu’yu gezerek derlemeler yapar ki onun bu çalışması, türünün ilk örneğidir. Kurduğu 300 kişilik orkestrayla konserler verir. Türk Ocağı’nda konferans verir. Halide Edip’ten Yahya Kemal’e, Ziya Gökalp’ten Mehmet Emin’e pek çok isimle irtibatlıdır. Fakat Ermeni olduğu için 1915 tehcirinde Çankırı’ya sürülür. Halide Edip, Abdülmecit Efendi ve Mehmet Emin araya girer, iki hafta sonra geri getirilir. Fakat Gomidas 1935’teki ölümüne kadar bir daha ne şarkı söyler ne konuşur.

 

Her kafadan bir ses çıkan günümüz dünyasında Babil gürültüsü de postmodern çağını yaşıyor. Yine de Gomidas’ın ve gerektiğinde susmayı bilenlerin hayatı söz konusu edildiğinde Aşk ve Teselli muhakkak hatırlanacaktır.

 

 

AŞK VE TESELLİ
Selçuk Küpçük
KOPERNİK KİTAP 2018

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Günlük yaşantıdaki kurallar çoğu zaman, yazılan eserler için de geçerlidir. Zorla gerçekleşen, kendine biçilen rolden fazlası istenen veya aşırıya kaçan her şey güzelliğini yitirir. Şair Eyyüp Akyüz, son kitabı Eskiden Buralar’da, adeta bu bilginin ışığında şiirlerini uzun tutmadan bitiriyor ve akılda kalan mısraları bize yadigâr kalıyor.

 

-Kimsin?

-Anneannemin torunuyum.

 

Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükârda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb’in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir “Divan Edebiyatı”.

Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı’da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı’nın doğuyu gördüğü “egzotik göz”le romantize edilemeyecek bir yükseliş bu.

Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam’ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam’la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.