Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

ÇizgiRoman // Hepimiz kuklayız



Toplam oy: 971
Alan Moore, Dave Gibbons // Çev. Can Kantarcı
İthaki Yayınları
Watchmen’i ilk kez duyanlar iki nedenle bu albümü okumalılar. Birincisi, iyilik, adalet ve hakikat üstüne tuhaf bir roman okuyacaklarının garantisini veriyorum. İkincisi, Alan Moore isimli büyük bir yazarla tanışacaksınız.

Çocuklar neden çizgi roman okuyor? Her hafta koşarak, kapışarak aldıkları çizgi romanlarda neler anlatılıyor? Bu kostümlü maskaralar nasıl oluyor da bu kadar seviliyor? Amerika’da süper kahramanların altın çağı sayılan 1938-1949 yılları arasında pek çok bürokrat ve eğitimci bu soruları soruyor, korkuyor ve endişe ediyordu. Sonra iş sansüre varan, çizgi romanların neleri anlatamayacağını belirleyen başka bir noktaya vardı. İnsanların çizgi romanı sevmesinin pek çok nedeni olabilirdi ama galiba, asıl olarak kahramanların özgürlüğü hoşa gidiyordu. Bir süper kahraman, polisle ya da devletle çalışmıyordu, gerekli olduğunda onlara yardım ediyordu ama bu bir bağımlılık değildi. Kanunla pek fazla ilgilenmiyor, bir suçluyu delilleriyle birlikte paketleyerek karakolun önüne bırakabiliyordu. Kahramanlar bürokrasiden, hukuktan, yargılama sürecinden hoşlanmıyor, başına buyruk davranıyorlardı; bu meydan okuyucu ve kanun koyucu ruh halleri, bir başınalıkları, hayatlarını ebeveynlerin ve öğretmenlerin mutlak kontrolünde sürdüren çocukların kalbini fethediyordu. Toplumun kısıtlamalarından kurtulmak, üstelik bunu sevdikleri kahramanlar gibi alkışlanarak yapmak istiyorlardı. Bu durum doğal olarak muktedirlerin hoşuna gitmedi, bütün kahramanların kanun koyucu değil, mevcut kanunların koruyucusu olması isteniyordu.

 


Çizgi romanlar, özellikle grafik romanlar bu meseleyi tartışmayı çok sever. Süper kahramanların, kanunlara uyup uymaması, güçlerini kamu yararına kullanıp kullanmaması sayısız kez konu edilmiş, ilgi çekici ölçülerde adalet tartışması yapılmıştır. Kahramanlar, devletin elinde nasıl bir silaha dönüşüyordur? Devlet, onları ne adına kullanıyordur? Bir kanun koyucu gibi yaşama haklarını nereden alıyorlardır? Kahramanlar kamu yararının aleyhine olan eylemlerde bulunabilirler mi? Kahramanlar nasıl kontrol edilebilirler? Amerikan çizgi roman tarihinin bana göre en iyi hikayesi, Alan Moore ve Dave Gibbons’ın ünlü grafik romanı Watchmen bu çarpıcı soruyla hemhal olur; Juvenal’in ünlü yergisinden alınan bir cümle, bütün albüm boyunca okura hatırlatılır: Gözcüleri kim gözetleyecek?


1985’te geçen öyküde süper kahramanlar öyle şeyler yapmıştır ki farklı bir Amerika’yla karşılaşırız. Watchmen’in 1986 yayımlanmaya başladığını, “What if?” sorusunun yaşanan zamana özellikle denk düşürüldüğünü hatırlatalım. Nixon’ın başkan olmayı sürdürdüğü, Vietnam Savaşı’nın kazanıldığı, Sovyetler’in adamakıllı bir tehdit olmaktan çıkarıldığı bir dünyadır bu. Bir ikisi hariç çoğu süper kahraman, “Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesinin” zorlamasıyla maskelerini çıkarmış, “sıradan vatandaşlara” dönüşerek ortadan kaybolmuştur. Metropolis’i andıran karanlık bir New York atmosferinde, Komedyen isimli, devletin anti-komünist faaliyetlerinde çalışan ünlü bir kahramanın cinayetiyle Watchmen’in dünyasına dahil oluruz. Hikaye, başta polisiye gibi gözükmekle birlikte kahramanların geçmişi hatırlayarak, birbirlerine iç döktükleri bir dramaya dönüşür. Bölüm aralarında günlükler, mektuplar, alıntılar, röportajlar kullanılır.


Alternatif tarih vurgusu, sadece Amerika’yla değil, süper kahramanların geçmişleriyle de sürdürülür. Kahramanların hemen hepsi psikolojik olarak sorunlu, siyaseten takıntılı kişiliklerdir. Kötülerle savaşmaya, sosyal sorumlulukla değil, dünyevi amaçları ya da ideolojik inançları için başlamışlardır. Hiçbirisi katledilen ailelerinin intikamını almak, dünyaya adalet getirmek gibi nedenlerle bu işlere kalkışmış değildir. Altın Çağ’ın naif kahramanlarına gösterilen sempatinin aksine toplum tarafından sevilmemekte, şüpheyle karşılanmaktadırlar. Hepsi, bütünüyle yozlaşmış ya da hayal ettiklerinden çok daha farklı bir biçimde gizlenerek yaşayan birileri olmuştur. Geçmişin nostaljisiyle yaşanan zamanın dışlayıcı baskısı arasında kalmış, acılaşmış, daha da mutsuz kişilikler olmuşlardır. Kahraman olmaları yasaklanmıştır ama asıl önemlisi, eylemlerinin anlamına ilişkin inançlarını yitirmişlerdir. Kinik ve nihilist bir katile dönüşmüş olan Komedyen, suçla mücadele etmek isteyerek bir araya gelen benzerlerine acımasız bir konuşma yapar: “Bu sorunları sizin gibi palyaçoların çözebileceğini düşünmek için salak olmak gerekiyor. (…) Bu dünyada ne olup bittiği hakkında en ufak bir fikriniz yok.”  Bir kötü adamı alt ederek herhangi bir şeyin çözüleceğine inanmanın saflık ya da körlük olacağını söyleyerek üzerinde “Uyuşturucu”, “Cinsel serbestlik”, “Savaş-karşıtı gösteriler” ve “Siyahların huzursuzluğu” gibi sözcükler yazılmış Amerikan haritasını yakar. Ona göre sorunlar çok daha büyük ve ulaşılmazdır, otuz yıl içinde nükleer füzeler, ateş böcekleri gibi gökyüzünü kaplayacaktır. Sonraki yıllarda pek çok kötü adama ve yolunu kaybetmiş kahramana ilham verecek olan Komedyen, büyük gerçeği fark etmiştir: “Her şeyin kocaman bir şaka olduğunu anladığınızda, yapılacak tek anlamlı şey komedyen olmaktır… Bunun iyi bir espri olduğunu söylemiyorum! Sadece oynamaya devam ediyorum.” Bu yapıbozumcu ironi, sadece kahramanlık kurumunu değil, çizgi romanın dualistik yapısını da alaşağı edici nitelikte bir göndermeydi. Anarşistti, Watchmen sonrasında hiçbir kahraman eskisi gibi olamadı, çizgi roman dünyasının gerçeklik ölçüleri baştan ayağa değişmek zorunda kaldı. Ülkemizde çok sevilen, İtalyan çizgi romanı Zagor bile bundan payını aldı diye iddia edeceğim. Ezeli rakibi Hellingen, Kızılderililere kendisini dünya dışı bir ilah gibi gösteren Zagor’a, “Hangi hakla yerlileri kandırıyorsun?” diyordu. Hangi hakla kanun koyucu oluyorsun, yargılama hakkını nereden alıyorsun, hangi ruh haliyle kostüm giyiyorsun?

 

 

Asıl derdi kahramanlık değil

 

Şunu sorabiliriz: Watchmen, bir anlatı olarak kahramanlara inanmıyor mu? Başka türden bir iyilikle “mutlu sona” ulaşmasına bakarsak, yalnızca kahramanlara değil, bütün insanlığa, dinlere, ideolojilere, devletlere, eylemlerinin ahlaki yönünün farkında olmayan bir koruyuculuğa karşı olduğu iddia edilebilir. Asıl derdi kahramanlık değil, farkındalığa dayalı bir özgürleşmedir. Komedyen’in, “Hepimiz birer kuklayız. Bense ipleri görebilen bir kuklayım,” sözleri özgürleşmek için yeterli değildir hatta. Dr. Manhattan, Ozymandias’ın yaptıklarına, üç milyon insanın yaşamı pahasına yaratılmış barışa bu yüzden göz yumar, “bir kötülüğe izin vermeden büyük bir iyilik (özgür irade) sağlamak imkânsızdır” çünkü. Bunun yetmeyeceğini de biliyordur: “Hiçbir şey asla sona ermez,” derken iplerini görebilen kuklaların savaşının bitmeyeceğini anlatmak ister. Muktedirlerin olduğunu ve ideolojinin onlar lehine bizi yönlendirdiğinin her zaman ve her koşulda farkında olmak gerekiyordur. 


Watchmen’i ilk kez duyanlar iki nedenle bu albümü okumalılar. Birincisi, iyilik, adalet ve hakikat üstüne tuhaf bir roman okuyacaklarının garantisini veriyorum. Garip bir hantallığı, sadece öne değil yana doğru da genişleyen hikayesi sabır istiyor, onu ekleyeyim. İkincisi, Alan Moore isimli büyük bir yazarla tanışacaksınız. İşte bu sahiden paha biçilmez bir keşif olacak.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.