Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Dosya


Dosya

Bir Şehirle Tanışmak




Toplam oy: 156
Hayatımız boyunca sayısız insanla karşılaşır, tanışırız. Kimini sever, iyi arkadaş, samimi dost haline geliriz. Mesafeli durduklarımız da olur. Bazıları ise hayal kırıklığına dönüşür. Gittiğimiz, gezdiğimiz şehirler de tam olarak böyledir.

Sivaslıların içinde büyüdüm. Komşularımızın tamamına yakını Sivaslı idi. Sonbaharın başında, Sivas’tan bir kamyon dolusu erzak gelirdi sokağa. Komşu hakkı olarak biz de payımızı alırdık. Kurutulmuş meyve ve sebzeler, pestil ve pekmezler, bulgur, madımak… Askerlik çağı geldi çattı. Beraber büyüdüğümüz Sivaslı arkadaşlara “sizden kurtuluyorum” diye latife yapıyorum. Altı kan kardeşim var. Hepsi Sivaslı. Acemi birliğim belli oldu. Çavuş Talimgâh Taburu, Temeltepe, Sivas. Şaşkınım. Arkadaşlar ağır espriler yapıyor. Ocak 1990. Topkapı otogarından akşam otobüsüne biniyorum. O vakitler bugünkü gibi asker uğurlama konvoyları yok. Çünkü araba nadir bir şey. Planım basit: Otobüsten inince Sivas’ı bir güzel gezecek, ikindi gibi de birliğime teslim olacağım. ‘Silah altına alınmak’ fikri iyice hoşuma gitmeye başlıyor. Otobüsten iner inmez inzibatlar yanıma yaklaşıyor. İki kelimelik bir konuşma geçiyor aramızda: Asker misin? Evet. Sonra kendimi eski bir askeri otobüsün içinde buluyorum. Dolunca hareket edecekmiş. Hiçbir şey yapmadan oturuyoruz. Sigara bile yasak. Ancak camdan dışarıyı seyredebiliyorum. Dört beş saat sonra otobüs nihayet hareket ediyor. İstikamet kışla. Kayıt işlemlerinden sonra ilk işimiz kantini sormak oluyor.

 

Birkaç günlük askerdik, şehirde menenjit salgını yaşandı. Bizi de karantinaya, daha doğrusu koruma altına aldılar. Günlerimiz böyle geçti. Çarşı iznine bir kere çıkabildik. Cüzdanım yeni kaybolmuş. Cebimde bir lira yok. Tütün de kalmamış. Bir müddet sonra karnım da acıkıyor. Hadi bakalım. İlk olarak Çifte Minare’ye gidiyorum. Taş yığını. Hiçbir özellik göremedim. Oradan hızlıca Buruciye Medresesi’ne geçiyorum. O da hitap etmiyor bana. Kuru bir yapı. Belki Taşhan’da bizim mangadan birilerine rastlarım. İnsanlar çay içiyor, sohbet ediyor. Asker çok ama tanıdık yok. Kaleye çıkmaya niyetleniyorum ama gözüm almıyor. Erkenden kışlaya dönüyorum. Ne anladın, anlat? 

 

Biliyorum ki herhangi bir esnafa gitsem yardımcı olacak. Mizaç. Geçenlerde yakın bir arkadaşım şunu söyledi bana: “Sen istemeyi bilmiyorsun.” Üç aylık acemi birliğinin sonuna geldik. Yeni bir plan yapıyorum. Sabah birliğimden çıkar, bütün gün şehri gezer, akşam da İstanbul otobüsüne binerim. Yine nasip olmuyor. Çünkü otobüsler kışlanın içinden kalktı ve şehir merkezinde ihtiyaç molası dahi vermedi.  Sivas şehrini bir türlü gezemedim, onu tanıyamadım. Üç ayın sonunda koskoca Sivas ilinden aklımda kalan çinko çatılar ve kuru soğuk oldu. Hepsi bu. O kısa çarşı izni bir dert olarak içime yerleşti. Askerlik bittikten sonra cebime biraz para koyup Sivas’a tekrar gittim

 

Nizamiye kapısından şehre doğru yürümeye başladım. Yeniden Çifte Minare’nin önündeyim. Bakmaya doyamıyorum. Duvarlarını sevmeye başlıyorum. Mekânın ruhunu hissediyorum. Günlerce tam burada kalabilirim. Vakit ilerliyor. Buruciye Medresesi’ne geçiyorum. Taşı dantel gibi işlemişler. Emsalsiz bir sanat eseri. Bu hünerli güzellik karşısında duygulanıyorum. Sonra Taşhan’a gidiyorum. Orada büyük çay ve kaşarlı tost ısmarlıyorum kendime. Kaleye de çıkıyorum. Meğer Sivas ne kadar tarihi bir şehirmiş. Bıçakçıların olduğu çarşıyı da geziyorum. Bana bir özgüven geldi. İnsanlara sorular soruyorum. Hatta latife yapma teşebbüsünde bile bulunuyorum. Böylece Sivas şehriyle gerçekten tanışmış oldum.

 

İşte bunu düşünüyorum. İki gezi arasında muazzam bir anlam farkı var. Güzergâh ve manzara aynı, hissiyat ise bambaşka. Zihnimizin meşguliyeti, gönlümüzün mahzunluğu ve maddi imkânsızlık, demek ki güzelliğin bile üstünü örtebiliyor. Evet, öncelikler. Sivas’a sonradan iki kez daha gittim. Her seferinde daha bir sevdim, bağlandım. Bu kadim şehrimizin neye karşılık geldiğini tüm kalbimle anladım. Hayatımız boyunca sayısız insanla karşılaşır, tanışırız. Kimini sever, iyi arkadaş, samimi dost haline geliriz. Mesafeli durduklarımız da olur. Bazıları ise hayal kırıklığına dönüşür. Gittiğimiz, gezdiğimiz şehirler de tam olarak böyledir. Hayat yolculuğum sırasında, Sivas’la ilgili birçok aziz hatıra biriktirdim. Mesela Ali Emre ve arkadaşlarının bu şehirde yayına hazırladığı Edebi Pankart dergisine elimden gelen desteği verdim. Yirmi yıl olmuştur. Bizim Sivas gazetesi bazen yazılarımı iktibas ediyor. Bu durum ziyadesiyle hoşuma gidiyor. Yıllar geçti ve yaş ilerledi. Sivas, şu dizeyle gönlümdeki yerini aldı: Severim seni bütün bilgimle.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Günlük yaşantıdaki kurallar çoğu zaman, yazılan eserler için de geçerlidir. Zorla gerçekleşen, kendine biçilen rolden fazlası istenen veya aşırıya kaçan her şey güzelliğini yitirir. Şair Eyyüp Akyüz, son kitabı Eskiden Buralar’da, adeta bu bilginin ışığında şiirlerini uzun tutmadan bitiriyor ve akılda kalan mısraları bize yadigâr kalıyor.

 

-Kimsin?

-Anneannemin torunuyum.

 

Divan Edebiyatı, sahibi meçhul bir kavram. Her halükârda 20. yüzyılın başında ortaya çıktığı konusunda bir tartışma yok. İskoçyalı oryantalist Elias John Wilkinson Gibb’in 1900 yılında yayınlanan Osmanlı Şiiri Tarihi kitabında bu kavrama hiç yer verilmez. Hepsi batılılaşma döneminde düşünülen isim alternatiflerinden biridir “Divan Edebiyatı”.

Arap coğrafyasında üretilen roman, öykü ve şiirler son yıllarda edebiyat gündeminde karşılık buluyor. Avrupa başta olmak üzere Batı’da düzenlenen büyük ve uluslararası kitap fuarlarındaki temsiliyetin güçlenmesi, en yeni eserlerin prestijli birçok ödüle değer görülmesinin bu ilgideki payı büyük elbette. Batı’nın doğuyu gördüğü “egzotik göz”le romantize edilemeyecek bir yükseliş bu.

Yirminci yüzyıl başlarında İngiltere genelinde Müslümanlara yönelik hasmane tavırlar öne çıkarken, İslam’ı seçenlerin sayısında da gözle görülür bir artış söz konusudur. İslam’la müşerref olan bu şahsiyetler, yeri geldiğinde İslam dünyasının savunucuları olarak da önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.