Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Dede Korkut'u Çocukların Kahramanı Yapmalıyız


Çocuk kitapları yazarı ve Minika Çocuk Dergisi Yayın Yönetmeni H. Salih Zengin, UNESCO Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi'ne dâhil edilen Dede Korkut Hikâyeleri'ni çocuklar için sadeleştirerek bir araya getirdi. Toplam sekiz hikâyeyi yeniden kaleme alan Zengin ile Dede Korkut hikâyelerinin önemini konuştuk.

UNESCO Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi'ne alınan Dede Korkut Hikâyeleri hem Türkler hem dünya kültür tarihi için niçin bu kadar önemli?

 

12., 13. ve 14. yüzyıla ait bu hikâyeler, destan döneminden halk hikâyeciliğine geçiş döneminin en önemli edebiyat miraslarından birisidir. Destansı bir özellik taşıyan bu hikâyeler aynı zamanda Türklerin İslamiyet ile tanışma sonrası sürece denk gelir ki bu açıdan kültürel imgeleri de ziyadesiyle barındırır. Türk edebiyatının 15. yüzyılda ilk defa yazıya geçirilen metinlerinden olması nedeniyle eser, dünya kültür ve sosyal tarihi açısından öneme haizdir. İçerisindeki zengin atasözleri, Türk halk felsefesinin zengin hayat tecrübesini aktarırken aynı zamanda bunların hangi şifahi kültüre dayandığını göstermesi bakımından da önemli bir veri sunar dünya kültürüne. Şifahi kültüre ait bu hazinelerin kaybolmayıp 15. yüzyılda yazıya aktarılması ve bunun belki de hiç bilemeyeceğimiz çağlara ilişkin oldukça teferruatlı bilgiler içermesi Dede Korkut’u sadece edebiyat ve dil zenginliği yönüyle değil bilimsel yönüyle de dünya kültür mirasına dahil eder. Göçebe bozkır hayatının geleneklerini, isim koyma ritüelini, o dönemin doğum, evlenme ve ölüm gibi toplumsal hayata dair törenlerini, müzik aletleri (kopuz gibi), ezgileri ve dönemin diliyle aktarması bakımından her biri birer tarihi vesikadır.

 

Türklerin insana, anaya, babaya, eşine, doğaya, dosta, düşmana ve Allah’a bakışının çerçevesini çizer bu hikâyeler. Oğuz Türklerinin Gürcüler, Abazalar ve Trabzon Rumları ile yaptıkları dış savaşlar ile Türk boylarının kendi iç çatışmalarını hikâye etmesi nedeniyle de dönemin diğer topluluklarının sosyal ve siyasi tarihine ışık tutarlar. Bu hikâyeleri daha da değerli kılan şey ise Oğuzların eski destanlarından kalma hatıralara da yer vermesi nedeniyle daha eski tarihleri de bünyesinde barındırmasıdır. Tabii bu kitabın Oğuz Türkçesi dil özelliklerini barındıran iki orijinal yazmasından birisinin Almanya Dresden’de, öbürünün Vatikan’da olduğunu hatırlatalım.

 

Dede Korkut Hikayeleri'ni çocuklar için sadeleştirerek derlediniz; bu süreçte nasıl bir yol izlediniz? Çocuklara böylesi yerli kahramanları nasıl sevdirmeliyiz?

 

Kahramanları hikâye ve masal karakteri özellikleri taşısa da destan vasfı taşıdığı için destandan hikâyeye geçiş döneminin en karakteristik örnekleri arasındadır. Dede Korkut bu haliyle bir çocuk kitabı değildir, büyükler için yazılmıştır. Hatta daha çok yöneticilere seslendiğini söylemek mümkün. Haliyle bunu bugünün çocuklarının anlayacağı bir dile ve keyif alacakları metne dönüştürmek epey zorlu bir iş.

 

Bugün çocukların arasında var olan ve yürürlükte olan dil ile geçmişin dili arasında çok büyük farklar var. Her ne kadar Dede Korkut sade bir dil ile yazılmış olsa da günümüz çocuklarının algılarına hitap edecek şekle kavuşturmak için epeyce sözlük karıştırdım. Latin harflerine aktarılmış ve temel kaynak teşkil edebilecek metinleri okuyup karşılaştırma yaptım. Bunun yanında dönemin çizilen atmosferini bugünün çocuğunun anlayacağı bir düzeye çekerek, günümüz şartlarında şiddet olarak algılanabilecek sahne ve dil kullanımını da yumuşatarak çocuklara sunmak gerekiyordu. Ancak bunu yaparken de orijinal metinlere sadık kalmak işin en zorlu taraflarından birisiydi. Sonuçta ortaya bugünün Türkçesiyle ama o dönemin ruhunu yansıtan bir sadeleştirme çıkmış oldu. Böylesine yerli, milli ve evrensel nitelikleri de bulunan kahramanlarımızın çocuklara sevdirilmesi ve tanıtılması önemli.

 

Çünkü tarihimizdeki kahramanlar, çocuklara bir aidiyet duygusu yanında kolektif bir gurur şuuru kazandırır. Bunu sadece kitapla yapmak mümkün değil elbette. Dede Korkut her hikâyede ortaya çıkan bilge kişiliğiyle çocukların tam da aradığı bir kahramandır. Dede Korkut’un her hikâyesinin bir çizgi filmi yapılmalıdır. Sinemaya aktarılmalıdır. Bilgisayar oyunlarından cep telefonu oyunlarına kadar, oyuncaklardan daha küçük yaşlardaki çocuklar için tasarlanan eğitici oyuncaklara kadar her alanda bu kahramanları kullanarak çocuğu yakalamak ve çocuklara yakalanmak mümkün.

 

 

Dede Korkut Hikâyeleriyle yalnız çocukların değil yetişkinlerin de bağı kopmuş gibi. Bu değerli mirası gündelik hayatımıza nasıl dahil edebiliriz?

 

Gündelik hayata dahil etmek için gündelik hayatta çocukların dahil olduğu platformlara bakmak gerekir. Evet dijital bir çağdayız ve çevrimiçi çocukluk yaşanıyor. Öyleyse çevrimdışı bir döneme ait bu yaşantı ve hikayeleri günümüz teknolojisine uyarlamak mümkün.

 

Geçmiş döneme ait Batılı kahramanların bugün hem yayın hem de teknoloji dünyasında onlarca ürününe rastlarsınız. Ama bizim evrensel nitelikteki kahramanlarımızı kendi çocuklarımıza anlatma noktasında bile kafa yormadığımız aşikar. Elimizde bir hazine var doğru ama sandığın kapağını açıp bu hazineyi işleme azmimiz yok. 12 sağlam hikaye ve hikâyelerin oluşturduğu masalsı bir atmosfer var. Bunun sadece kitaptan ibaret olmaması lazım. İşlenecek bu mücevherler sinemadan animasyona, bilgisayar oyunlarından eğitici oyuncaklara kadar geniş bir alanda büyüklerin ve çocukların dünyasına dahil edilebilir. Yani Dede Korkut’un deyimiyle ‘soy soylayıp boy boylamak’ lazımdır. Yolumuzu şaşırmamak için bu milli kültürümüzün mirasını bugünün çocuklarına aşılamalıyız.

 

Dede Korkut'un bugünün dünyasında biz Türkler için önemi nedir? Nasıl bir mesaj almalıyız?

 

Her şeyden önce çok akıcı, sade ve güzel Türkçesiyle dilimiz açısından söylediği çok şey var Dede Korkut Hikâyeleri’nin. Şifahi kültürümüzde var olan edebi sanatların nasıl halk dilinde vücut bulduğunu, az kelime ile nasıl engin bir ifade kudretine sahip olduğunu göstermesi bakımından önemli bu metinler. Şiir ve düz yazının muhteşem bir uyumu var. Düz yazıyla ifade edilen kısımlarını da şiir gibi okursunuz ve Türk dilinin musikisini hissedersiniz. Öne çıkan en önemli meziyet hiç şüphesiz kahramanlık. Ki bu her çocuğun ve bu topraklarda yaşayan herkesin ortak bir mizacıdır. Aileye önem, büyüklere hürmet, kadınlara verilen değer ve çocuk eğitimine dair sayısız ipuçları ile dolu hikâyeler.

 

Çocukların ve gençlerin terbiyesine, nasıl bir kişilikte olmalarının gerektiğine dair sayısız terbiye kuralları içerir bu hikâyeler. Evrensel değerlerden olan doğruluk, adalet, güzellik hep yüceltilir ve örnek olarak sunulur. Zaten bunlar bugünün toplum ve devletlerinde var olan hasletler olsa dünyanın başka derdi kalmaz. Kaybetmeye başladığımız misafirperverlik ve cömertlik gibi tabiatla iç içelik gibi hususlar bugün uluslararası kurallara bağladığımız birçok beyannamenin kat be kat üstündedir. Dede Korkut bilge kişiliğiyle bir hayat nizamnamesidir.

 

Sizin en sevdiğiniz Dede Korkut hikâyesi hangisidir? Neden?

 

Ben “Dirse Han Oğlu Boğaç Han” hikâyesini çok seviyorum. Sanırım bunda anlatılan kahramanın çocuk olmasının etkisi var. Bu yüzden çocuklar da bu hikâyeyi severler çünkü kendilerini özdeşleştirmeleri kolaydır. Küçük bir çocuğun bir yumrukta boğayı devirmesi ve Dede Korkut tarafından “Boğaç Han” adının verilmesi hem kahramanlık hem de masalsı bir atmosfer sunar. Tabii son derece fantastik bir figür olan Tepegöz’ü de unutmamak lazım.

 



İyi
Toplam oy: 32

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.