Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Ağaçları nasıl bilirdiniz?

Necati Güvenç Mamıkoğlu
NTV Yayınları

Bin yıllık ömrü olan bir ağaç; zeytin... Dile kolay bin yıl... Bin yıl boyunca bir başına durmak, toprağa kök salmak... Meyve vermek her yıl durmaksızın, sürgün, dal ve yaprak... Yağmuru beklemek sabırla kurak aylar boyunca, rüzgara göğüs germek cesurca, baş eğmemek... Ondandır ki tarihi otuz bin yıl öncesine dayanan zeytine bu topraklarda “ölmez ağaç” demişiz. Upuzun yaşamına saygı göstermiş, meyvesiyle, yağıyla beslenerek onun ölümsüzlüğüne ortak olmuşuz bir parça da olsa. Onun yaşamından kendimize dair bir yaşam biçimi seçmişiz. Sadece zeytin mi, değil elbet. Elma ağacından çınara, söğütle kavaktan dişbudağa, akçaağaçtan cevize, yemişe el vermişiz... Ta ki, elli altmış yıl öncesine kadar...

Öyle çok uzak bir tarih değil, ağaçları unutmaya başladığımız ya, bir unutmak ki bizimkisi, sanki hiç bilmemişçesine, hiç yaşamamışçasına... İnsan tanıdığına, bildiğine kıyamaz, ağaçları ne kadar unutsak o kadar kolay çıkarır olmuşuz onları hayatlarımızdan... Çirkin şehirlerimize, aç gözlü turizm işletmelerine, madenlere kolaycacık kaptırır olmuşuz dönüm dönüm, hektar hektar ölmez dediğimiz gümüşi zeytini de, başı bulutlarda çınarı da, hüzünlü serviyi, içinde varoluşun tüm büyüsünü taşıyan sediri, bembeyaz çiçekleriyle bademi, narin söğüdü, mis kokulu ıhlamuru, aşık çamları ve daha nicelerini de, kurban vermişiz, kendi ellerimizle öldürmüşüz.

Cehalet, içinde bilgi, unutmaksa hatırlamak umudunu taşır neyse ki. “Türkiye’nin Ağaçları ve Çalıları”nın yazarı Necati Güvenç Mamıkoğlu, ağaçları hatırlamak ve yeniden tanımak üzere harekete geçen ender insanlardan. Meyce ağacının dallarında uyuklayarak, ağaçlardan kopardıklarıyla beslenerek gelişen bir çocuğun büyüyünce ağaçlık bir bölgeyi yok eden bir inşaat mühendisi olabileceğini düşünebiliyor musunuz, ya da ormanlık arazilerde hırsla maden arayabileceğini... İşte bu önermeden, bu umuttan hareketle çok önemli bir çalışmaya imza atmış yazar, Türkiye’deki ağaçların ve çalıların peşine düşmüş, onların dört mevsim aldığı halleri, çevreleriyle birlikte genel görünümlerini, gövdelerini, yapraklarını, çiçeklerini ve meyvelerini görüntüleyebilmek için sadece bir ağacın yıl boyunca dört beş farklı zamanlarda fotoğraflarını çekmiş. Tüm Türkiye’de yüz altmış binden fazla çekilen fotoğrafı üç yüz elli ağaç ve çalı türünü kapsayan bir derlemeye dönüştürmüş.

Evet, bilimsel bir çalışma değil “Türkiye’nin Ağaçları ve Çalıları”, ağaçlara çok, çok ilgi duyan bir adamın titiz, sabırlı, sevgi dolu kitabı. Ulusal bir botanik bahçesinden ve arboretumdan yoksun olan bizler için Türkiye’deki ağaç ve çalı türlerini bir arada canlı görmek mümkün değil. Ancak bu tür çalışmaları elimize alarak gittiğimiz yerdeki bitki örtüsünü tanımak durumundayız. Dolayısıyla Mamıkoğlu’nun emeği çocuklara, dünyayı tanımak üzere harekete geçmiş gençlere ve botaniğe amatörce de olsa ilgi duyanlara yönelik.

Ağaç dediğin nedir ki?
Ağaç nedir biliyor muyuz? “Boyu en az beş metre, gövde çapı da on santimetreden aşağı olmayan, dal, sürgün ve yaprakların oluşturduğu tepe tacını tek bir gövde ile taşıyan, her yıl çap artımı yaparak kalınlaşan, boy büyümesi yaparak boylanan ve dokularındaki hücrelerin büyük bölümü odunlaşmış olan uzun ömürlü odunsu bitkiler.” Sadece bu kadar mı?... Değil elbette. Ama ne kadar fazlası, işte onun kararını insanlık verecek hiç şüphesiz...

Ağaçlara bakmayalı çok oldu belki de, botaniğe ilgi duymaksa ancak emeklilik dönemine yakışıyor gibi gelebilir. Fena halde yanılıyoruz bence, zira bu gidişle emeklilik dönemi hem bizim hem de çevremizdeki ağaçlar için çok geç olacak. Beklemeyelim, arabaların, evlerin arasında sıkışıp almış, sokağın bir ucunda kimseleri rahatsız etmeden duran o ağaçtan başlayalım evvela. Birileri bize ağaçları nasıl bilirdiniz, diye sormadan önce, elimizi çabuk tutalım...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.