Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Andersen ve Rowling: Tek masal, iki yazar!

Danimarka’da bu yıl ilk kez verilen Hans Christian Andersen Edebiyat Ödülü’nü alan Harry Potter serisinin yazarı J.K. Rowling oldu. Ödülün, 1805 yılında doğan ve 1875’te ölen, yaşamı boyunca 160 kadar masal ve şiir yazan Andersen ile kıyaslanabilecek yazarlara verileceğini açıklayan kurulun ilk seçiminin J.K.Rowling gibi bir isim olması son derece dikkat çekiciydi benim için. Niye diyeceksiniz, öncelikle Rowling ismi ilk başta popüler bir tercih gibi geldi bana. Malumunuz dünyaya yedi kitaplık koca bir masal anlatmış, bir tür edebi popüler kültür ikonu olmuş bir isim Rowling, dolayısıyla ona verilen ödülün de bu ismin meşruiyetinden yararlanmaması mümkün değil. Ancak üzerinde biraz daha düşünmeye başlayınca iki yazarın üç tane çok önemli ortak yönü olduğunu keşfettim yavaş yavaş. Birincisi hayatları, ikincisi çocuklar için yola çıkıp yetişkin okurlarını akıllarını başlarından almaları ve üçüncüsü ise temelde aynı masalı yazmaları!

Andersen bir ayakkabıcının tek oğlu olarak dünyaya gelmişti. Ancak babasını henüz 11 yaşındayken kaybedince meşhur bir yazar olana kadar çekeceği sıkıntılı yıllar başlamış oldu onun için. Okulu bırakmak, annesiyle temizlikçilik ve çamaşırcılık yaparak geçimlerini sağlamaya çalışmak zorunda kalmıştı. Ancak içinde her şeye rağmen bir yazar, şair ve tiyatrocuyu barındırıyordu Andersen. Bu sebepten 19 yaşındayken tiyatro eğitimi almak üzere Kopenhag’a gitti. Burada da bir süre başarısızlığı tattı, açlık sınırında yaşadı. Derken talih yüzüne güldü ve Kopenhag Üniversitesi’ne girmeyi başardı. Yavaş yavaş bir yazar ve şair olarak adını duyurdu, Türkiye de dahil olmak üzere pek çok Avrupa ülkesine seyahatler yaptı, gezi notları aldı. Romanlar, şiirler, opera librettoları, anı ve yolculuk kitapları yazdı. Onun adını dünyaya duyuran ve bugüne taşıyan ise masalları oldu elbette. Döneminin genel eğilimlerinin aksine gündelik söyleyiş tarzıyla, halk deyimleriyle besliyordu masallarını yazar. Hayatın zorluklarına dair deneyimledikleri ise yazdıklarını inanılır ve dokunaklı kılıyordu.

Kayıp çocukların ebedi yazarı...

Modernleşmeye başlayan insanlara bireyselleşme sürecinin çetin yollarını, bilinç dışına ait arketipleri, mitik kurgularla aktarıyordu Andersen. O, yaşları kaç olursa olsun kaybolmuş ve ihmal edilmiş çocukların yazarıydı. Masallarıyla insanlığın içindeki kaybolmuşluğa, yalnızlığa zarifçe dokunuyor, aidiyet hissini nasıl doyurmamız gerektiğini, nasıl hiç vazgeçmemiz gerektiğini söylüyordu. En önemlisi de masalların insanların birbirlerine bilerek verdikleri zararla ilgili gerçeklerin açığa çıkarılmasında ne kadar etkin bir rol oynadıklarını çok iyi biliyordu... Küçük Denizkızı, Kralın Giysileri, Çin Hakanının Bülbülü, Kurşun Asker, Kibritçi Kız, Çirkin Ördek Yavrusu onun çok iyi bildiğimiz, sevdiğimiz masallarından sadece birkaçı.

J.K. Rowling de Andersen gibi, hayata dair rahat nefesini meşhur olduktan sonra almış bir yazar. Kalemiyle kendini dünyaya kabul ettirmeden önce yaşadığı yıllar çalkantılı ve sıkıntılarla dolu. Onun ilk romanı olan “Harry Potter ve Felsefe Taşı”nı evinde ısınamadığı için her gün gittiği bir Çin restoranında yazdığını biliyoruz, işsizlik maaşıyla çocuğuna tek başına bakmak zorunda olduğu yıllarda... Ancak yine masalcı gibi talih onun da yüzüne otuzlu yaşlarında gülüyor, zor da olsa Edinburg Üniversite’sinden yüksek lisansını alıyor ve ilk kitabıyla tüm dünyanın dikkatini üzerine çekiyor. Her iki yazarın hayat hikayelerinin bu benzerliği aslında çok da ilginç değil, yazmanın onlar için, yaşamakla yok olmak arasındaki hayati seçim demek olması da öyle...

Gelelim ikinci benzerliğe. Andersen’in de Rowling’in de çocuklar için yola çıkıp yetişkin okurların da gönlünü kazanmış olmaları edebiyatta türler arası sınırların geçişkenliğinin, bu sınırların okuru bağlamazlığının çok iyi bir örneği. Bugün iyiden iyiye bir kenara itilen çocuk edebiyatının ve masal anlatma geleneğinin temelde insan ruhuna nasıl iyi geldiğini, hemen her yaşta benlik bilincinin gelişimine nasıl yardımcı olduğunu bu iki yazarın kaleme aldığı eserlerde rahatça görebiliyoruz. İnsanlığın son yıllarda fantastik hikayelere olan düşkünlüğünün sırrını çözmeye çalışan araştırmacılar, her şeyi bir yana bıraksak da masallardan asla vazgeçemediğimizi bir noktada anlamış olmalılar sanırım.

Ve Çirkin Ördek Yavrusu... Bu, Clarissa P. Estés’e göre psikolojik ve tinsel bir kök öyküdür. Yani insani gelişim açısından temel ve muhakkak halledilmesi gereken bir gerçek içeren öykü.  Çirkin Ördek Yavrusu’nda halledilmesi gereken bu gerçek “dışlanma”dır. Sadece Çirkin Ördek Yavrusu’nda değil, birçok masal ve mitte de görürüz bu evrensel “dışlanma” temasını.  Tıpkı Harry Potter’ın hikayesinde olduğu gibi... O da çirkin ördek gibi temelde ait olmadığı, onu anlamayan bir ailenin/toplumun içinde yetişir. Ancak farklılığını bilmekte ve acı çekmektedir. Ta ki onu kabul edecek, arasına alacak ve zaten gerçekte ait olduğu topluluğu bulana kadar.

Potter, büyücülük okuluna girdikten sonra kim olduğunu, hayattaki amacının ne olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlar. Ve masaldaki çirkin ördek gibi büyüyüp serpildikçe bilge ve zarif bir kuğuya dönüşür. Kendi psişik ailesini bularak “dışlanma” eşiğini atlamıştır artık, toplum tarafından kabul edilmiş, onu istemeyen ailesiyle cesurca yüzleşmiş ve benliğini aramaya başlamıştır. Şimdi güçlü, güzel ve canlıdır... Ama atlaması gereken diğer başka basamaklar da vardır elbette, hayatta kalmış, kendini kabul ettirmiş olmanın gururuna saplanıp kalmamak, köklerinden gelen düşmanlarla, düşmanlıklarla yeniden yeniden yüzleşmek gibi... Böylelikle hikayesi sürer gider Potter’ın, tıpkı çirkin ördek yavrusu gibi, tıpkı bir kahraman olarak kendi içsel yolculuğunu yapan ve masal okumaktan hiç vazgeçmeyen tüm insanlar gibi...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta

 

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kulis

Dünyasizlar: Post Modern Bi̇r Harut İle Marut Masali

ŞahaneBirKitap

“Aşk hata yapabilen Tanrı’sı olan bir din yaratmaktır” diyor Borges. Peki ya bu aşk hata yapabilen tanrıların doluştuğu bir topluluk yarattıysa? Öyle ki toplum bir nevi âşıklar ve âşık olunanların bir aradalığı veya onlardan fazlası olamaz mı? Sosyolojik problemler öncelikle kronolojik bir seyir ile araştırır nesnesini. Bereket versin ki aşk zikredilmez teorilerin çoğunluğunda.

Editörden

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta