Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Donma noktasında, yeni romanı beklerken…

2000’li yıllar Türk romancılığında hiç şüphesiz büyük bir dönüm noktası oldu. Zira birden bire farketmiştik ki Türk edebiyatı roman üretiminde inanılmaz bir ivme kazanmış, bir yılda yazılan roman sayısı yüzlerin üzerine çıkmıştı. Bugün yılda üç yüzün üzerinde roman yayımlanıyor bu topraklar üzerinde. Dolayısıyla da “roman okunuyor, roman konuşuluyor, eleştiri üzerine eleştiri kaleme alınıyor” diye devam etmeliydi bu cümle. Ancak başı var ama sonu yok olan bu cümledir ki üzerinde düşünülüyor şimdilerde en çok. Yazılan bunca roman üzerimizde genel olarak hiçbir iz bırakmadan sahile yazılan kelimeler gibi silinip gidiyor. Bu çok olumsuz bir yargı gibi görünebilir, üstelik sadece Türk edebiyatı için değil tüm dünya edebiyatı için geçerli. Edebiyat ve onun kitlelere malolan en önemli kolu, roman bugün toplumsal karşılığını bulamıyor, kültüre tuhaf bir şekilde nüfuz edemiyor. Peki ama niye? Ve bir diğer soru, okur ve eleştirmen nerede?

80 sonrası postmodern dönemece giren ve ileri düzeyde modern metinler de üreten Türk edebiyatı şimdilerde yeni bir dil yeni bir söylem arayışı içerisinde. “Tanrı öldü”, gerçekliği yitirdik, mekandansa tamamen azadeyiz artık… Edebiyatçıların yıllar önce kurduğu en tuhaf, en olanaksız hayallerin gerçekleştiği noktadayız. Sanal gerçeklik üzerinde düşünmüyoruz nicedir, onunla yaşıyoruz… Edebiyatın bize bu yeni gerçeklik üzerinden soracağı sorular, vereceği cevaplar, kuracağı çatışmalar da olmalı öyleyse. İnsanlığın en sevdiği şey yıldızlara bakıp hayaller kurmakken hala, yitirilen şiirselliği yeniden bulmalı. Kültürel karşılığını ne modernizmde ne de tam olarak postmodernizmde bulamayan akılçağı, yarattığı karadelikten artık ruha da iyi gelecek bir şeyler çıkarmalı.

Hasan Bülent Kahraman edebiyat üzerine kaleme aldığı “Post-entelektüel Dönem ve Edebiyat” adlı çalışmasında, edebiyata dair bu bekleyişi ayrıntılı bir şekilde işlerken, söz konusu bekleyiş sırasındaki durumu da ele almış. Ve içinde bulunduğumuz döneme “Post-entelektüel dönem” adını vermiş. Kahraman’a göre “insanların kendilerinden başka hiçbir şeye önem vermedikleri, kendi bireyliklerinin dışında hiçbir şeyi tartışmadıkları, hiçbir şeyin üstünde kafa yormadıkları” bir evredir bu. Toplumsal, kültürel anlamda neredeyse bir gerileme dönemi…

 “Herhangi bir kurguya dayanmadığı gibi muhtemel kurguları boşa çıkarmayı bir alt-metin olarak benimseyen” bir yaklaşımı içeren post-entelektüel dönem edebiyata dair sabit bir donma noktasını içeriyor. Türk romanı bu  noktada, kendini ideoloji dışı bir bağlama yerleştiriyor, apolitikleşiyor, kitlelerle bu anlamda özdeşleştikçe de hiçliğe mahkum oluyor… Peki bu donma noktası nelere gebe? Kahraman’ın çözümlemesinde yanıtlardan çok sorular var elbette. Romanın kendi içinde vereceği cevaplar ve tercihler bunlar: “Geleneğini oluşturan çatışmacılığa mı dönecektir Türk edebiyatı, yoksa onun dışında kalan ama onu da içeren yeni bir söylem mi kuracaktır?” En önemlisi de daha yeni yeni başlayan post-entelektüel döneme ne zaman meydan okuyacaktır?

Ve gelelim eleştiriye… Son yıllarda okurla yazar arasında aracı görevi gören “tanıtım yazıları” hiç şüphesiz işlevini yerine getirdi, getirmeye de devam ediyor. Ancak “eleştiri” yerine geçen “tanıtım yazısı” anlayışı, nereye kadar edebiyatı köreltmeye devam edecek, sonsuz bir magazinleşmeye hapsedecek. Hiçliği yazan edebiyatın karşılığıdır bu yaklaşım, eleştiriye de sırtını dönmüştür dolayısıyla, demek işin kolay yanı. Esas bu donma noktasında, bu zorlu geçiş döneminde edebiyatın okura ve eleştiriye ihtiyacı yok mu? Yazarlardan, yayıncılardan hatta dergilerden, gazetelerin kitap eklerinden bir izin belgesi bekler gibi eleştiri. Ancak biliyoruz ki bu belge hiçbir zaman gelmeyecek. Nasıl ki edebiyat kendini içinde bulunduğu yeni dönemde, bu yeni dönemden çıkaracağı dille, söylemle oluşturacak, yeniden doğuracaksa, eleştiri de kendini yeniden yapılandıracak, yeni yataklar bulacaktır. Hele ki bir yanda özellikle eleştiri için sonsuz olanaklar vadeden sanal dünya, bilgisayarın o sınırsız yok-mekanı, diğer yanda ise tam orta yerde neredeyse el değmemiş, çözümlenmemiş Türk edebiyatı dururken…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.