Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

İstanbul Edebiyat Haritası: Boşluğa atılan bir adım

Bahriye Çeri
Turing Yayınları

Kim diyebilir ki “Huzur”un baş kahramanları sadece Mümtaz’la Nuran’dır, diye. Tanpınar roman boyunca Boğaz ve Adalar’da uzatır kalemini, Mümtaz’la Nuran’ı o aşk dolu yazlarında Üsküdar’da, şehrin muhtelif mekanlarında gezdirdikçe, İstanbul romana damgasını vuran bir dramatik kahraman haline gelir. Yalılar, köşkler, camiiler, mezarlıklar, daracık sokaklar, hatta artık orada olmayanlar bile önce romanın sonra da okurun ruhuna usul usul yansır… 

Kemal Tahir’in yaptığı ise karakterleri aracılığıyla bir şehrin halet-i ruhiyesini bulup çıkarmaktır “Esir Şehrin İnsanları”nda. İşgal altındaki İmparatorluk başkentinin yüzyıllara yayılan kafa karışıklığı ve her şeye rağmen direnen ruhu hüzünle serilir gözlerimizin önüne… Hemen her romanı İstanbul’da geçen Peyami Safa içinse şehir doğulu-batılı ve üst sınıf-alt sınıf karşıtlığını yansıtan bir ayna gibidir… Halide Edip belki de en güzel aşk romanlarından biri olan Kalp Ağrısı’nda, Boğaz’ın suları, Yeşilköy’ün sahili ve Erenköy’deki köşkün bahçesi gibi birkaç istisna dışında hemen hemen hiç dış mekân tasviri vermez ama merkezinde yanan bir sobanın bulunduğu odalar, genç kız dertlerinin paylaşıldığı karşılıklı yataklar, kahramanlarının karşılıklı söyleştiği verandalar ve taraçalarda tazecik Cumhuriyetin telaşını yaşayan İstanbul işlenir inceden inceye. Yazar kalp ağrısının derinliklerinde, yaşanılan mekanın bıraktığı ince tortuları ustalıkla araştırır… Yaşar Kemal’in kısacık romanı “Kuşlar da Gitti”sinde ise göçe maruz kalan, Cumhuriyet sonrası yozlaşmayı sindiren İstanbul’u tanırız. Değişim, kuşkusuz hüzünlü ve sarsıcıdır şehir için. İstanbul artık başka bir İstanbul’dur. Üstelik Milan Kundera’nın bir yazısında dediği gibi insanlar da doğup büyüdükleri şehrin ölecekleri o aynı şehir olmayacağını anlamışlardır. İşte bu kavrama noktası İstanbul’u bir edebiyat şehri olarak dünyaya kabul ettiren Orhan Pamuk’un romanlarının da ana eksenlerinden birini oluşturur…


İstanbul ve edebiyat ilişkisine dair bu nevi anımsamaları, hele ki işin içine bir de şiir girerse, sonsuza dek uzatmak mümkün gibi. Türk edebiyatını İstanbul’dan ayırmak nasıl ki mümkün değilse… Ancak asıl şaşırtıcı olan bugüne dek İstanbul, mekanlar ve edebiyat ilişkisine dair yapılmış incelemelerin, derlemelerin azlığı, hatta yokluğu… İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması dolayısıyla Turing tarafından hazırlanan “İstanbul Edebiyat Haritası” adlı çalışma işte böyle bir boşluğu doldurma çabasına dair bir adım niteliği taşıyor. Bahriye Çeri’nin imzasını taşıyan çalışmanın çıkış noktası İstanbul’un kültür hayatımızdaki yerini belirlemek, “İstanbul edebiyatı”nın semtlere dağılışını ve semtlere göre şekillenişini bir tablo halinde ortaya çıkarmak.


“Edebiyat İstanbul’da semtlere göre şekillenir: Sur içindeki kadim İstanbul, Vefa, Fatih, Beyazıt, Çarşıiçi’nde daha ağırbaşlı, daha deruni ve daha akademik; Galata, Beyoğlu ve ötesinde daha şen-şakrak, daha eksantrik ve daha dramatik; Boğaziçi ve Adalar’da iyice duygusal, adeta kanatlanmışçasına romantik; sur dışında ve yeni semtlerde daha realist ve daha sosyal; Üsküdar’da uhrevi, mistik; Kadıköy’de yaşam dolu, mutlu ve hayalperesttir.”


Düşüncelere bölünmüş şehir, yerinde yeller esen tarih


İstanbul’u semtlere kim bölmüştür? Öyle gelir ki, bu işi yapan, ne etrafın fiziki özelliğine ne mimari karakterine bakmıştır; malum yerin insanda uyandırdığı tek bir his yetmiştir ona, üzerinde bulunduğu yerin ayrı bir semt olmasına... Bir düşünceyi, bir hissi, ortak bir varoluş biçimini yaşar sanki İstanbul’da bir semtin sakinleri ve buna göre hareket etmek yüzyılların gizli bilgisiymişçesine kimseye bir şey demeden, ortalığı velveleye vermeden, adı üstünde sakince hareket ederler… Semtlere değil, düşüncelere bölünmüş bu şehir; yoksa üzerinde yaşayan edebiyatçıların semtlere göre haritasını çıkarmak mümkün olur muydu hiç…


Bahriye Çeri, önemli bir iş yapmış, İstanbullu yazarların, şairlerin oturdukları evleri, mahalleleri, sokakları tek tek tespit etmiş, bugün var olan mekanların çoğunu fotoğraflar eşliğinde belirlemiş. Çalışmada yazarların kısa özgeçmişleri, oturdukları semtle, evle olan ilişkileri anlatılmış, hatta buralara dair kaleme aldıkları eserlerden alıntılar yapılmış. Can Yücel’in Kuzguncuk'u, Sait Faik’in adası, Sabahattin Ali’nin Çengelköy'ü, Latife Tekin’in Arnavutköy'ü, Orhan Pamuk’un Nişantaşı'sı, Halide Edip’in Üsküdar'ı, Ziya Osman Saba’nın, Nazım Hikmet’in, Cemal Süreya’nın Kadıköy’ü, Bedri Rahmi’nin Süleymaniye'si, Halid Ziya Uşaklıgil’in Yeşilköy'ü, Peride Celal’in Şişli'si, Orhan Veli’nin Beykoz’u…


Baudelaire, “bir şehrin şekli bir faninin kalbinden daha çabuk değişiyor”, der. Bugün İstanbullu edebiyatçılarımızın bazılarının yaşadığı evlerin yerinde yeller esiyor, bazılarının üstüne apartmanlar yapılmış, kat çıkılmış, dükkanlar kurulmuş, müze haline dönüştürülenlerin hali ise bakımsızlıktan içler acısı durumda… İstanbul Edebiyat Haritası’nın bu özensizliğe, bu körlüğe dikkat çekmesi bakımdan da ayrı bir önemi var. Üstelik kitaba bir önsöz kaleme alan TTOK Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Uğur İbrahimhakkıoğlu bu çalışma bağlamında okurlara bir de söz veriyor; Turing’in yerleri tespit edilen bu evleri plaketle belirleyip halkın, semt sakinlerinin dikkatini çekeceğine, “edebiyatımızın rüzgarları esen bu yerlere, yerli ve yabancılar için ‘kültür turları’ düzenleneceğine”, buralarda edebiyat konferansları verileceğine, tanıtımlar yapılacağına dair.


Ne diyeyim, umarım hem verilen sözler unutulmaz hem de onların attığı adımların arkasını getirmeye gönüllü edebiyatseverler bu vesileyle kovuklarından çıkarlar…  
    

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.