Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Kelebeğin ömrü

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz. Ama bir dakika, hani son yıllarda bir kıpırtı, bir değişim yok muydu üzerinde hep konuştuğumuz. İnternet siteleri, bloglar, sınırsız sayıda yazılan roman, yeniden doğan öykü derken edebiyat ortamımız canlanıyor, dergiler birer birer açılıyor, ömürleri uzuyor, ne güzel demiyor muyduk? Ne çabuk sönmüştü içimiz! Bu değişim, edebiyat dergilerinin kaderini neden bir parçacık da olsa etkilemiyordu? Piyasanın görünmeyen o sihirli eli üstümüzden hiç çekilmiyordu çünkü. Kitap satışından, baskı sayısından, tirajdan ibaret gördüğü edebiyatı hiç boşlamıyor, su uyuyor, piyasa uyumuyordu sevgili okur, ne yazık ki.  

 

Evvela canlanan, canlandıkça canımıza can katan öyküden başlayalım. Yayınevleri öyküye, öykü yazarlarına kapılarını açtılar iyiden iyiye. Üstelik bunu bir keşif olarak yapmadılar, bizzat yazarların ve okurların dayatmasıyla, ısrarlı ilgisiyle yaptılar. Pek de güzel oldu olmasına ama bir öykü yazarı olduğunuzu düşünün, şimdi elinizdeki öyküleri toplayıp bir yayınevinde bastırma şansınız varken neden edebiyat dergilerinin kapılarında bekleteceksiniz ki? Genç yazarların, kendilerini ispatlamak, göstermek, okurla ilk güçlü bağı edebiyat dergileri aracılığıyla kurmak gibi bir derdi kalmadı kısacası. Tabii bunda, en azından ilk nabız yoklamalar için halihazırda kullanılan kişisel blokların da çok büyük etkisi olduğunu düşünürsek, edebiyat dergisinin bu anlamdaki işlevi, aracılığı sönmeye yüz tutuyor ister istemez.

 

Oysa edebiyat dergisi demek, bir tür edebi seçim, edebi yönelim, tutum hatta ekol demek. Bir grup edebiyatçının yan yana durduğu yerde durmak, orada bulunmak ya da tercihen hiç ama hiç bulunmamak bir yazar için tek başına kurduğu yazın yolunda, yalnız olmamak demek. Ancak geldiğimiz noktada edebiyat dergileri bu anlamlarından da yoksunlar artık, ya içine kapalı çok küçük, çok çekirdek bir kadroyla, bu kadronun dışında kalan herkesi öteleyerek çalışıyorlar, ya da sınırsız bir açıklıkta yollarını kaybediyorlar birçoğu. Kısacası, okurun da yazanın da hevesini kırıyorlar. Tabii vahşi kapitalizmin çarkları, onların heveslerini daha kurulmadan kırmadıysa… 

 

Ve bir de popüler mizah dergileri unsuru, son olarak. Edebiyat dergileri bir bir kapanır geri kalanları da can çekişirken, edebiyatçıların yazdığı popüler mizah dergileri pıtrak gibi çoğalıyor, etkileyici satış rakamlarıyla bir yeninin, hadi bir yeninin daha önünü açıyorlar.   Yanlış anlaşılmasın, bu dergilerde çok ama çok sevdiğimiz edebiyatçılar, başarılı yayın kadroları mevcut. Üstelik Türkiye’de içeriği ne olursa olsun, bir derginin satış rakamının yüksek olması, okunabiliyor olması, her türlü özrün de üstündedir. Ama insan, yani ben, düşünüyor ister istemez. Edebiyatçılarımız madem bu kadar seviliyor, bu kadar okunuyor, mizah dergilerinin can damarı olabiliyorlarsa, neden aynı ilgi edebiyat dergileri için geçerli değil? Ortada ne bir yayıncılık dehası var, ne de bir tür gizem, sorunun cevabı da çok basit aslında. Bu tür dergiler televizyon dizileri gibi, herkes belgesel izlediğini söyleyip dizilere yüz buruştururken, yeni bölümde neler olduğunu dünya müziğindeki gelişmelerden de, belgesellerden de iyi biliyoruz hepimiz. Kim bu dergilere geçmiş, kim küsmüş, terk etmiş, hangi yazar hangi konuda yazmış… vs. ilgimizi çekiyor. Erkek kalem nüfusu yoğun, eril dili baskın, efkarı doğasından gelen içerikleri, hiç yabancımız değil. Bize, bizi, bizle anlatıyorlar buralarda da! Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin’le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır. Yeter ki sapla samanı birbirine karıştırmayalım. Biri yaşıyorken diğerleri ölüyor vehmine kapılmayalım.

 

 


 

 

* Görsel: Can Çetinkaya

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


Ursula Le Quin, edebiyat her zaman küçük bir azınlığın ilgisini çeker, geri kalanlar poptur diyor: Yani milyonlarca kişinin okuduğu Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Sait Faik, Garcia Marquez, Philip Roth, Umberto Eco, Coetze, daha eskilere gidersek Tolstoy, Dickens, Balzac, Zola hep pop. Shakespaeare de pop Sadi de, Hafız da, Hayyam da. En büyük pop ise Don Quijote.


Dergiler edebiyatın sosyalleştiği-örgütlendiği ya da örgütlendiği-sosyalleştiği, uzmanlaşarak ya da amatör kalarak bu gelişmenin toplumla paylaşımına hizmet amaçlı kullanıldığı toplu ve süreli iletilerdir. Kelebek benzetmesi beni üzdü. Ama uygulamada gerçekleştirebildiğimiz bu zannediyorum.

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değiş ...

ŞahaneBirKitap

Uzun bir tren yolculuğunun ardından Weimar’a ulaştığımda sadece yirmi bir yaşımdaydım. Genç yaşımda yapmak istediğim, Goethe’nin hayatının bir kısmını geçirdiği şehre gitmek ve kendime belki bir parça “ışık” bulmaktı. Tam olarak ne aradığımı bilmez halde şehre indiğimde 21 yıl önceydi ve internet yaygın değildi. İstasyon görevlisine en yakın gençlik evinin nerede olduğunu sordum.

Editörden

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.