Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Ölüme değil, yaşama bakan eleştiriyi beklerken

Svetlana Boym
Metis Yayınları

Yazarın ölümü, şairin ölümü, şairenin ölümü ve eleştirmenin ölümü... Malum, modernizmin edebiyata getirdiği bu tırnak içinde “ölüm” düşüncesine, “sanatın insansızlaşması”na, “yazarın ölümü”ne, bu edebi ölüm sorunsalına hayli uzağız. Uzağız çünkü Türk edebiyatının geçirdiği bir modernizm süreci yok zaten. Kafayı bu konuya takanlar da modernizm sürecinden geçip geçmediğimizi değil, nasıl ve neden geçemediğimizi tartışıyor daha çok. Hadi yazar, şair, şaire neyse de eleştirmenin ölümü bize hepten uzak. Türk edebiyatında ölebilecek gerçek bir eleştiri, bir eleştirmen olduysa bundan pek azımızın haberi var. Dolayısıyla Svetlana Boym’un “Tırnak İçinde Ölüm” adlı çalışmasında yazarın tartışmaya açtığı konulara dair Türkçe karşılıklar bulma çabam öylesine yüzeysel, öylesine beyhude kalarak çeviriyorum sayfaları. Ancak yine de 60’lı yıllardan itibaren dünya edebiyatına damgasını vurmuş edebi ölüm sorunsalı her şeye rağmen uzak durabileceğimiz, görmezden gelebileceğimiz bir tartışma değil. Zira Türk edebiyatı canlılığını sürdürüyor, verimini git gide yükseltiyor ve kendine çıkış yolları aramaktan vazgeçmiyor ne mutlu ki. Bizler her ne kadar eleştiriyi küçük çapta da olsa akademiye hapsetmiş, edebiyatı “kitap tanıtım yazıları”na emanet etmişsek de... (Tam bu noktada yeri gelmişken 78 yıldır yayım hayatına devam eden Varlık’ı önümüzdeki aydan itibaren, ne yazık ki bazı dağıtım sorunları nedeniyle, gazete bayilerinde bulamayacağınızı, dergiye ya abonelik yoluyla ya da belli bazı kitabevleri raflarından ulaşabileceğinizi hatırlatmak isterim.)

Nostaljinin Geleceği” adlı ilginç çalışmasıyla tanımıştık Boym’u. Yazar, nostalji adı altında tarih-felsefe ve kültürel bağlamda yepyeni bir araştırma alanı açıyor, kültürel algılarımız içinde yepyeni sınıflandırmalar getirerek, yeni estetik değerler öneriyordu. Tıpkı “Nostaljinin Geleceği”nde olduğu gibi “Tırnak içinde Ölüm”de de dikkate değer önerileri var: Edebiyatta artık ölüseviciliği bırakmamız gerektiği, “yazarın ölümü”nün edebiyat teorisinin ayrıcalıklı merkezi metaforu olmaktan çıkması gerektiği gibi...

“Edebiyat ile gündelik hayat, edebilik ile düzanlamlılık, çehre vermek ve çehresini bozmak, metinselleştirmek ile sonuna kadar yaşamak, yazmaya son vermek ile yaşamaya son vermek arasındaki ilişki”, “Tırmak İçinde Ölüm”deki tartışmanın merkezinde duruyor. Boym için modern projeyi tarihsel bağlama oturtmak ve farklı kültürel bağlamlarda beliren çeşitli modernizmleri inceleyerek tekbiçimciliğe ve evrenselliğe meydan okumak eleştirel anlamda hala büyük önem taşıyor.    

Efsanenin sonu gelmedi mi?

Foucault, De Mann ve Barthes’ın 1960’larda ortaya attıkları “yazarın ölümü” tezi şüphesiz kısa süre içinde bir efsane halini almıştı. Bu efsane bugün de etkisini özellikle eleştiri üzerinde devam ettiriyor. Boym, bu eleştirmenlerin dikkat çekici ölümlerini (gerçek anlamıyla) değerlendirirken, bir yandan da “edebiyat eleştirmeni kültürel mit”ini yeni baştan ele alıyor. Ve buradan yola çıkarak yalnız şairin/yazarın değil, eleştirmenin de mitleştirmeler, aşırılıklar, kendini biçimlendirme ve suretsizleştirmelerle dolu bir hayat yaşamaya yazgılı olduğunu bildiriyor. Sözün kısası Boym, yazarın “sanat”ı ve “yaşam”ı arasındaki ilişkiyi tanımlamaya çalışırken, eleştirmenin “metin”i ve “yaşam”ı arasındaki ilişkiyi de gözden kaçırmıyor.

Çok iyi bildiği bir sokakta yürürken bir süt kamyonunun çarpması sonucu ölüyor Barthes; bazılarına göre başarılı olmuş bir intihar denemesi... Metinsellik, cinsellik ve delilik tarihçisi Foucault’nun ölümüne ise AIDS yol açıyor; tıpkı Barthes gibi bir söylem parçalanmasına yol açarak hayata veda ediyor düşünür. “De Mann, Barthes ve Foucault’nun ölümleri içinde yaşadığımız dönemin antisemitizm, AIDS ve eşcinsellik dahil en can alıcı siyasi ve etik meseleleriyle temas içindedir. Eleştirmenin ölümünden sonra yayımlanan gerek eleştirmene ait, gerekse onun hakkındaki eserler metinselliğin sınırlarına ve kültürel anlamda kabul görmüş söylem pratiğinin maruz kaldığı kısıtlamalara işaret eder.”

Batı uygarlığında estetik ile ölüm arasında asli bir bağ kuran Boym, yazarın ölümünden istifade eden üç eleştiri geleneğinin, Rus Biçimciliği, Amerikan Yeni Eleştirisi ve Fransız Post-Yapısalcılığının, dışında Edimsel Eleştiri adını verdiği bir yaklaşımla ele alıyor tüm bunları. İdeal modernizm makinesi tarafından nelerin geride bırakıldığını görmenin, çizik ve yarıkların haritasının çıkarılma vakti gelip çattı. Ölümden, üzerine ölü toprağı serilmişlerden başını kaldırıp yaşama ve yaratma sürecine odaklanacak yeni bir eleştiriyi, doğrusu biz de bekliyoruz.  

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.

Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs’ın ünlü sözü geliyor: “Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır.” İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman.

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.