Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

"Öteki"leşenlerin Cumhuriyet tarihi

Evrim Alataş
İletişim Yayınevi

Her dağın gölgesi denize düşer... Bazı kitaplar ne kapağıyla ne yazarıyla ne de etrafta çıkan eleştirileriyle, sadece ve sadece tuhaf bir şekilde ismiyle okuru kendine çeker. Tıpkı “Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer”in bana yaptığı gibi. Ardına, önüne bakmadan bir solukta okudum bu romanı, ismine kandım, bir hazin öyküydü karşımda duran, ancak bitirdikten sonra aklıma geldi sorup soruşturmak, yazarını, bundan önceki ve sonraki yapıtlarını ya, boşuna... Evrim Alataş, tek bir roman yazmış ve onun yayımlanışının ardından kısacık bir süre sonra hayatı bırakıp kaçmış.  Romana dair tespitlerim, kurgusuna, diline dair yönelteceğim olumlu/olumsuz eleştirilerim böylelikle havada, hevesim kursağımda kaldı. Yazarına ulaşmayacak eleştiri bir parça eksiktir hep ya, yine de okurları ve eseri baki kalır.

Malatya’da bir Alevi-Kürt köyünün Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze uzanan öyküsü “Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer”.  Dolayısıyla her anlamda “öteki”nin gözünden aktarılan farklı bir Cumhuriyet tarihiyle karşı karşıyayız.

“Gölpınar, iri balıklarıyla Sultan Suyu, su kenarında kayısı ağaçları, tepeden bakıldığında yamalanmış örtü gibi tarlaları, beyaz tülbentli ve çiçekli şalvarlı kadınları, beşgen şapkalı, burma bıyıklı erkekleri, tavukları, eşekleri, öküzleri, sarı toprak evleriyle”, bereketli, halince bir köy... Köyün Cumhuriyetle arası ilkin dağ köyünde yaşayan Sünni komşularının buraya yerleşmek istemesiyle açılıyor. İsmet Paşa’ya kadar gidiyor şikayetleri ya, toprakları bir yana canlarını zor kurtarıyorlar. Ama mimleniyorlar bir kez, gerisi ise çorap söküğü gibi geliyor, Cumhuriyet gelişiyor, Gölpınar’ın iki büyük evinin erkekleri başta olmak üzere bir devrim düşüne dalıveriyorlar, ne olduğunu anlayamadan pek. “Rüyalardan keramet, ocaklardan derman, dedelerden ikrar almaya alışmış köylü”nün, sonradan gelen komşularıyla da, devletle de arasının iyice açılmasına yol açıyor bu düş. Gece baskınları, aramalar, köyün tozlu topraklı yollarını inleten cemseler, asker postalları, kaçaklar, işkenceler, ölümler izliyor birbiri ardınca talihlerini...

Ama önce, her şeyden önce Denizler geliyor, Yusuf, Hüseyin ve Deniz... Kahramanımızın akrabası Teslim Töre etrafında gelişen devrimci hareket Gölpınar Köyü’ne martılar eşliğinde gelip, gidiyor... 60’lar, 70’ler birbirini kovalarken 12 Eylül düşüyor Cumhuriyetin ve köyün ortasına, kahramanımız artık köydeki yavaş yavaş aklı başına gelmeye başlamış çocuk ordusunun içinde büyüme savaşı veriyor. Savaşın sonu mu? Onun kaderi de, kendi kişisel savaşının neticesi de suya düşen devrim hayalleriyle bir. Daha fazlasını okur için açık etmeyeyim.

Bir düş gibi başlıyor “Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer”, büyülü gerçekçi bir atmosferde siyasal tarihimizin diğer tarafının aynası olarak gelişip bitiyor. Ama söz konusu büyülü gerçekçi atmosfere fazla kaptıramıyoruz kendimizi zira hayaller ve rüyalarla beslenen anlatı çoğu zaman gerçek hatıralarla geliştiği için okurunun ayaklarını her daim yere bastırıyor ister istemez. Memleketin gerçeği o kadar gerçek, o kadar hüzünlü ve kuntlaşmış ki, yazarın ironik kalemi bizi sadece acı acı gülümsetmeyi başarıyor. Bu topraklarda yaşayan insanların hem kişisel hem toplumsal dramlarına odaklanırken Evrim Alataş, bizden olanın nasıl olup da ötekileştirildiğine de son derece geniş bir perspektiften bakıyor.

Bugün artık açık bir şekilde biliyoruz ki siyasal geçmişle ancak ve ancak sanat yüzleşebiliyor. Başka türlüsü mümkün değil... Evrim Alataş’ın bu tek romanını da özellikle 12 Eylül’le, istisnalar hariç, yüzleşmemeyi tercih etmiş sanatımızın, edebiyatımızın nadir örneklerinden biri olarak kabul edebiliriz kanımca. Alataş, ömrü yetseydi bu seçimini, bu cesurca yaklaşımını devam ettirir miydi, bilinmez ama “Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer”in literatürde alacağı yer kuşkusuz ön sıralarda olacak. Ve sanıyorum ki siyasal tarihimizin hangi dönemiyle, hangi bakış açışından olursa olsun cesaretle yüzleşmek isteyenlerin, kendi kişisel kayıtlarını tutmak isteyenlerin önünde olumlu bir örnek olarak duracak.

Son olarak “Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer” için Alataş’ın tek romanı dedim ancak yazarın bundan önce “Mayoz Bölünme Hikayeleri” adı altında bir öykü kitabı olduğunun da altını çizeyim.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.