Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Popüler tarih bize ne verir?

Erhan Afyoncu
Yeditepe Yayınevi

Popüler tarihin bizi götürdüğü yer neresidir? Daha doğrusu bir takım kalıplaşmış, hatta resmileşmiş tarihi yanılgıları irdelemek, tarih içinde onların izini sürmek bugüne ne verir? Öyle geliyor ki, mutlak doğruların peşine düşüp onlara takılmaktan ziyade kimi zaman özellikle yapılan yanlışların, bu yanlışların sebeplerinin ve sonuçlarının, üzerine gitmek daha doyurucu, daha verimli tarih okumalarına neden oluyor. Hem, zaten sistemli çarpıtmalardan ibaret bir şey olan resmi tarihin içinden başka türlü çıkmak da mümkün değil gibi görünüyor...

Erhan Afyoncu, malumunuz son zamanların gözde tarihçilerinden. Popülerliğinin altında onun da bilinçli yanlışların, ortak tarihi yanılgıların üzerine gitmesi yatıyor hiç kuşkusuz. Birkaç gündür, orasından burasından oburca karıştırıp durduğum “Yavuz’un Küpesi” de, Afyoncu’nun bilinen tarihin tersyüz edilmesi üzerine kaleme alınmış yazılarından mürekkep bir çalışma. Hepimizin bildiği, bildiğini sandığı kemikleşmiş tarihi bilgilerin üzerine biraz da güncel kaygılarla gidiyor tarihçi. Ve bu kısa kısa yazıların toplamında, okurlarının gözleri önüne hem yeni bir tarihi harita hem de ilgisi olanlara daha derinlikli okumaların yolunu açıyor.

Tarihin tarafı...
Tarih okumaları, kulağa hoş gelmese de biraz da taraf tutmak demek. Erhan Afyoncu’nun tarihi okumalardan yola çıkarak bazı kişisel yargılara vardığını, hatta zaman zaman spekülasyonlara yol açacak yorumlarda bulunduğunu da görüyoruz. Yazarın düşüncelerine katılıp katılmamak mühim değil, onun bu tavrının okurunu kışkırttığını, yeni okumalara, farklı yorumlara yönlendirdiğini, söyleyebilirim. Kısacası “Yavuz’un Küpesi”, yazarın katılmadığımız yorumlarıyla beraber bizleri ister istemez aktif bir okuma sürecine yöneltiyor. Tarih üzerinde düşündürüyor. 
Gelelim yazılara. Çalışmaya adını veren Yavuz’un küpesi meselesiyle başlıyor kitap. Mesele: Yavuz Sultan Selim olara kabul ettiğimiz o meşhur küpeli gerdanlıklı resmin aslında Şah İsmail’e ait olması... Selim’e ait olmayan resim konusu, Anadolulu Türklerin kurduğu Safeviler’e, Türkleri Türklerle karşı karşıya getiren Çaldıran gibi savaşlara yol açan Osmanlı-Safevi çekişmesine ve yine Türkleri mezhepsel olarak bölen alevi-sünni-şii çekişmelere gelip dayanıyor. “İran’ı Türkler Şiileştirdi” diyor Afyoncu ve alevi-sünni ayrımının kökeninde Safevi-Osmanlı çekişmesinin yattığını öne sürüyor. Hatta 18. yüzyılda Osmanlı ile İran’ın tek devlet olarak birleşmesi gerektiğinin bile gündeme geldiğini... Bu tarihi bilgiler ister istemez bize çok uzak bulduğumuz, kendimizden çok farklı olarak gördüğümüz İran’a başka bir gözle bakmamıza yol açıyor.

Anadolu’nun Türkleşme serüveninin de farklı bir okuması mevcut söz konusu çalışmada. Anadolu’ya gelen Türklerin sayısından, yerleşme biçimlerinden yola çıkarak Türklüğün çoğumuzun düşündüğü gibi modern bir kavram, icat edilmiş bir ırk adı değil, 2000 yıllık bir kavram olduğunu belirtiyor Erhan Afyoncu.

Bir süre kamuoyunu oldukça meşgul eden Papa 16. Benedikt’in İslamiyete dair sözlerini de masaya yatırmış tarihçi. Hatırlayacaksınız, Papa bir konuşması sırasında Bizans İmparatoru Manuel’in “Bana Hz. Muhammed’in getirdiği yenilikleri göster. Sadece kötü ve insanlık dışı şeyler bulacaksın. Tıpkı vaaz ettiği dinin kılıç gücü ile yayılması emrini verdiği gibi. Dine davet için, şiddet ve tehdit yerine, iyi konuşma kapasitesi ve doğru akıl yürütme gerekir”, sözlerini nakletmiş, doğal olarak da kıyamet kopmuştu. Afyoncu, Halil İnalcık’tan hareketle her şeyden önce bu sözlerin Manuel’e ait olmadığını, ondan çok daha önce yaşamış bir rahibe, Kuran’ı Latince’ye tercüme eden rahip Ricoldo’ya ait olduğunu aktarıyor. Ve Bizans İmparatoru’nun 14. yüzyılın sonlarında kurguladığı bu “olmayan” manidar diyalogun sebeplerini ve sonuçlarını irdeliyor.

“Yavuz’un Küpesi”nde gündeme oturan bu tür ana akım tarihi tartışmaların yanı sıra ayrıntılara önem veren tarih meraklılarının ilgisini çekecek türlü tespitler de var: Soy nasıl araştırılır?, Osmanlı nüfus sayımları, Avrupalıların antik eser ve mumya meraklarının yol açtığı devletlerarası çekişmeler, Afrika’yı Hıristiyanlaştırmaktan “kurtaran” Oruç Reis’in hikayesi, Avrupa’ya örnek olan Osmanlı mahkemeleri, Lale soğanlarının her dönem ilgi çeken hikayeleri ve diğerleri...

“Yavuz’un Küpesi”, popüler tarihle ilgilenenlerin de, bu tür tarihi bilgilerden yola çıkarak okumalarını derinleştirenlerin de faydalanacağı bir kitap. Çalışmadan ayrıca, yeni akım tarih yazımını-yönelimini incelemek için de faydalanılabilir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.