Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şiirden hayat çıkaran... Bir garip Orhan Veli

Bundan tam 62 yıl önce 10 Kasım tarihinde Ankara’ya bir haftalığına gider Orhan Veli. Yaprak dergisi kapanmıştır çoktan ve artık Ankara’da yaşamıyordur, ama gider. Neden? Belki bir arkadaşı görmek için, belki geçmişten kalma bir alacağın peşindedir, kim bilir. Ölümün ise onun peşinde olduğu kesindir, ölüm zaten şairlerin peşinde, şair yaşamında, şair tenhalığında hep kol gezmez midir… Burada belediyenin kazdığı bir çukura düşer Orhan Veli. Birkaç yara bere ya, iyidir, İstanbul’a döner. Ancak iki gün sonra bir arkadaşının evinde fenalık geçirip hastaneye kalkıncaya kadardır bu yalandan iyilik. Hastanede, alkol zehirlenmesi teşhisi koyarlar ama yok, alkol zehirlenmesi falan değildir derdi, düpedüz beyin kanaması geçiriyordur, komaya, o varlıkla hiçlik arasındaki netameli alana girer, bir gün bile dayanamaz ve bu dünyayı terk eder. Dünyadan gitmiştir belki ama Türk edebiyatını hiç terk etmeyecektir, bir garip olarak şirin, öykünün, romanın içinde hep kol gezecektir.

 

 

 

Ne tuhaftır ki, son anlarında liseden hocası olan Ahmet Hamdi Tanpınar da vardır yanında: “Daha orta mektebin birinci sınıfında talebem olan Orhan’ı Cerrahpaşa Hastanesi'nde son defa oksijen çadırının altında yarı çıplak, güçlükle nefes alır ve o kadar güzel hayallerin yakaladığı dünyamızı yalnız akı görünen gözlerinden boşanırken gördüğüm günü hiçbir zaman unutamam. Şiirimize tatlı anlaşmazlığı ve lezzeti getiren zeka, kendisi olmaktan çıkmıştı”, diyecektir bir dergiye verdiği röportajda. Orhan Veli’yi Türk edebiyatının vazgeçilmezi yapan sırrı yine edebiyatımızın en büyük isimlerinden biri olan Tanpınar fısıldamış olur böylelikle kulaklarımıza: “Şiirimize tatlı anlaşmazlığı ve lezzeti getiren zeka.”

 

 

 

 

 

                      (Görsel çalışma: Kürşat Coşgun)

 

 

 

 

 

Neydi peki bu tatlı anlaşmazlık? Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat’la birlikte çıkardıkları Garip kitabına bir önsöz yazmış, burada şiir anlayışını anlatmıştı. Bu bir manifestoydu. Orhan Veli ve dostları bu manifesto ile Ahmet Haşim şiirini, Nazım Hikmet’in toplumcu gerçekçiliğini ve beş hececileri reddediyorlardı. Hele o nasır tartışması; Kitabe-i Seng-i Mezar ile, bu tek şiirle, romantizmi, divan ve halk şiirinin romantizmlerini yerle bir ediyordu Orhan Veli. 1940’lı yılların Türkiyesinin edebiyatında yer yerinden oynuyordu. Vezin ve kafiye yoktu; argo, sokak Türkçesi, sıradan insanın sıradan sevinçleri ve dertleri şiirin içine sızıyordu, sızmak ne kelime şiirin kendisi oluyordu. Şiir okumak, şiiri düşünmek, şiiri yazmak Türk edebiyatının temel meselesiydi artık. Ortada bir Orhan Veli, etrafta ona özenen, ondan kaçınan ya da ona karşı bir şeyler üretmek isteyenler... Söz gelimi Türk şiirinin en önemli akımlarından olan ikinci yenisi, Turgut Uyar’ı, İlhan Berk’i, Cemal Süreya’sı, Edip Cansever’i Orhan Veli ve diğer Garipçilere karşı doğmuştu. Dilde ve anlatımda açıklığa karşı kapalılık, imgesizliğe karşı yoğun imgecilik savaşı, yani o tatlı anlaşmazlık. Türk şiiri doğrusu, tadından yenmiyordu.

 

 

 

 

Ve gelelim bir varoluş şekli olarak şairliğe, şair kimliğine. Ne tuhaftır ki, onu tanıyanlar özellikle ölümünün ardından fiziksel görünüşünü sıkça tarif etmişlerdi.  “İki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz, şişirilmiş bir göğüse benzeyen bir sırt, -denebilirse- ergenlik bozuğu bir yüz: İşte görünüşte Orhan Veli”, demişti Sait Faik. Cemal Süreya ise açıkça yeni şiirin işlevsel olarak kurucusu kabul ettiği Orhan Veli’nin, kuramını daha çok gündelik hayatıyla, gönül ilişkileriyle, kendisi hakkında çıkan dedikodularla ve fiziksel görünüşüyle ortaya koyduğunu belirtiyordu. O işte kelimenin tam ve her anlamıyla garipti. Sözün kısası imge karşısında duran Orhan Veli, varlığıyla bir şair imgesi yaratmıştı toplumsal bilinç düzleminde.

 

 

 

 

 

Oktay Rifat ise yine bu düzlemde bir başka özelliğini vurguluyordu şairin. “Orhan Fransız şairlerinin birkaç nesillik şiir macerasını kısacık ömründe yaşadı. Türk şiiri onun kalemi sayesinde Avrupa şiiriyle atbaşı geldi.Birkaç neslin belki arka arkaya başarabileceği bir değişmeyi o birkaç yılın içinde tamamladı.” Rifat haklıydı, kısacık ömrüne pek çok değişimi sığdırmıştı Orhan Veli. Garip’ten sonra değişen şiiri ve bunun üzerine aldığı eleştirilere karşı, "Beş sene sonra aynı şeyleri söyleyecek olduktan sonra neden yaşadım”, diye soruyordu.

 

 

 

 

 

 

 

Attila İlhan öldükten sonra, Türk şiirinde büyük şairlerin çağının kapandığına dair yazılıp çizilmişti pek çok. Buna, Gülten Akın, Murathan Mungan, küçük İskender gibi şairler yaşarken yürekten inanmak mümkün mü? Orhan Veli, onun yarattığı şair hayaleti hala içimizde kol geziyor. Hayaletlerle yaşamaksa edebiyatın hem kaderi hem varlık sebebi.

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.

Dünyanın çehresini değiştiren en büyük seyahat, bir odada, bir kitabın yoldaşlığında yapılan seyahattir. Kitaplardan en çok yola çıkmasını öğrenebiliriz. Ola ki hoyrat bir karakterle birlikte seksen günde dünyanın çevresinde devri daim eder, aklımızın eremeyeceği sırlara vakıf oluruz. Her yolculuk, insanın kendi içine attığı adımı biraz daha kuvvetlendirir.

Kişinin kendisi olmaktan vazgeçip başka birisi olmaya karar verdiği o an, modern edebiyata göre bir kahramanlık sergilediği andır. Kişi bu kahramanlığa ulaşmak için evinden çıkıp bir yolculuğa atılır. Yolculuk boyunca başından türlü felaketler geçer. Her felaket, yolun sonunu getirebilmek için aslında bir duraktır.

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta

 

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.