Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Sürdüremedim, sürdüremediniz, sürdüremediler...

Organik tarımın kısa süre içinde bildiğimiz anlamda tarım sektörüne, büyük şirketlere kanalize olması, beraberinde gelişen “sürdürülebilirlik” kavramının kapitalizmin bir ürünü olarak felsefeciler tarafından sorgulanmaya başlaması hayallerimizi suya düşürdü nicedir. 1970’lerde ortaya atılan “sürdürülebilirlik” kavramın 90’larda tarımdan siyasete, ahlaktan felsefeye, sosyal bilimlerden mimariye dek iyiden iyiye dile dolanmış, ne yazık ki içi boşaltılmış bir çuval olarak 2000’lerde önümüze bırakılmıştı hatırlarsanız. Ama felsefeciler bize demişti, sürdürülebilirlik kavramı, toplumsal biçimlerin ve koşulların bütünlüğü içerisinde içeriği sorgulanarak ve yeniden tanımlanarak ele alınmadığı sürece gerçek bir çözüm önerisine dönüşemez, hele insan hak ve özgürlükleri düşüncesine asla eklemlenemez, demişlerdi. Hal böyle olunca da ancak var olan sistemin araçlarından biri olarak varlığını sürdürmeye devam eder… Öyle de oldu. Peki, niye öyle oldu derseniz, sürdürülebilirlik kavramının temel çıkış noktası olan doğa-insan ilişkisine şöyle bir bakmak yeterli derim ben. Bu ilişkiyi tek kelimeyle özetlemek o kadar kolaydır ki, söz konusu kelime insan olarak insanın onurunu zedeler: Faydacılık!...

 

Organik tarımla, permakültürle, sürdürülebilirlik felsefesiyle azıcık ilgileniyorsanız eğer, hemen fark edersiniz, literatür canhıraş bir şekilde tüm insanlığa kimyasallardan uzak durarak da nasıl bol bereketli ürünler elde edeceğini, doğanın insana, ruhuna, güzelliğine, sağlığına nasıl iyi geldiğini anlatmaya adamıştır kendini.  Kayıp ama ulaşılması yine de bizim elimizde olan bir çeşit cennet bahçesi olarak sunulur doğa. Bitki çayları, zayıflama kürleri, doğal yağlar, ballar, mutfakta yetiştirilen şifalı otlar, organik beslenme şekilleri, balkon bahçeleri ve daha niceleri. Hepsi, hepsi bu cennete erişmek için atılan birer mütevazi adımdır. Sistem, zaten bir adımlık gücümüz olduğunu bilir, daha ilerisine gidemeyeceğimizi… Bitkileri kurutmak o küçük mutfaklarımız için bir derttir, balkon bahçeleri ilkbaharda şöyle bir canlanıp kışla beraber solmaya ve yozlaşmaya mahkumdur, organik sebze -meyve pahalıdır ve her zaman bütçeler buna el vermez. Hem tezgahın önüne gelince düşünür insan, böyle eciş bücüş şeylere üç katı para vermenin ne anlamı var diye? Sözün kısası fayda umdukça cennet bahçemiz an be an uzaklaşır bizden. Adımlarımızı da ister istemez yavaşlatır.

 

Peki insan, bireysel bir fayda ummayacaksa eğer doğaya niye döner? Tabii ki öyle olması gerektiği için. Evrim bilimini, bir teori olarak ortaya atıldığı ve bilim dalı olarak kabul edildiği günden beri, “doğada güçlü olan kazanır” düşüncesinin bilimsel kanıtı olarak okumaya, görmeye ısrarlı bireyler, bir zahmet gözlerini açıp evrimin bize sadece ve sadece “doğada uyumlu olan yaşar”, dediğini anlamalı bir an önce. Bunu anlamak bir yana, kabullenmek zor tabii. Bir çözüm olarak ortaya atılıp hızla bir soruna dönüşen “sürdürülebilirlik” kavramını terk edip “uyumluluk” kavramına dönebildiğimiz gün insanlığın fiziksel olmasa da beklenen ruhani evrimi gerçekleşmiş olacak. Umut etmek için önümüzde birkaç örnek de yok değil. O örneklerden bir tanesi olan Masanobu Fukuoka, bu yazının da ilham kaynağı aynı zamanda. Yıllar önce Türkçede de yayımlanan “Ekin Sapı Devrimi” ile küçük çaplı bir devrim yaratmıştı. Şimdi “Hiçbir Şey Yapma Tarımı” olarak adlandırdığı tarım ve yaşam yöntemini temellendirip daha da ayrıntılandırdığı önemli çalışması “Doğal Tarımın Yolu- Felsefesi ve Uygulaması” ile Türkçede. Fukuoka, 2008 yılında bu dünyadan ayrıldı, ancak başka bir dünya mümkün olacaksa eğer bu dünya üzerinde, onun yaptıkları daha doğrusu yapmadıklarından hareketle mümkün olacak ancak kanaatimce.

 

Hiçbir şey yapma tarımı

 

“Hiçbir Şey Yapma Tarımı”, bazı süfli sohbetlerde, “doğaya gideceksin, öyle hiçbir şey yapmadan takılacaksın, e sıkılır insan bir yerde”, şeklinde harcanmayacak kadar büyük bir öneridir aslında. Zor bir yol önerir bize Fukuoka, çok zor bir yol. Çünkü, uyumluluk dediğimiz şey belki de en çok emeği isteyen şeydir. Doğaya ve toprağa en az müdahalede bulunmak, neredeyse toprağı işlememek her şeyden önce düşünsel bir altyapı, kabullenme süreci ister.

 

“Doğal Tarımın Yolu”nda, Fukuoka, tam ellibeş dönümlük arazisi içinde yıllarca süren emeğini, deneyimlerini paylaşıyor. Merak edenler için söyleyeyim, sonuç, faydacılık anlamında tam bir başarı. Fukuoka’nın tarım yaptığı arazi bugün Japonya’nın en yüksek verimine sahip. Ama ne çıkış noktası ne de hedef bu.Öyle bile olsa elli beş yıl gibi hiç de efektif olamayan bir süreç içinde gerçekleşmiş bir hedef. O bakımdan bu kısmın önemi yok. Önemli olan doğaya müdahale etmeden onunla birlikte nasıl yaşayabileceğimizi keşfetmek. Fukuoka bize hem felsefi hem de teknik olarak yardımcı oluyor, elimizden tutuyor.  İşte tam burada, kendimizi doğa-dışı bir yaratık olarak doğadan ayrıştırdığımız gerçeğiyle burun buruna geliyoruz. “Aslında doğa ne canlıdır ne ölü, ne küçüktür ne büyük, ne zayıftır ne güçlü, ne cılızdır ne de gür. Bir böceğe, zararlı ya da predatör deyip doğanın, güçlünün zayıfı yiyerek beslendiği bir görelilik ve çatışma dünyası olduğunu haykıranlar, bilimden başka şeye inanmayanlardır. Doğru ve yanlış, iyi ve kötü kavramları doğaya yabancıdır. Bunlar sadece insan icadı ayrımlar. Böylesi kavramlar olmadan doğa, büyük bir uyum içinde varlığını sürdürmekte, insanın ‘yardım eli’ne gerek duymadan otlara ve ağaçlara can verebilmektedir” diyor Fukuoka. Doğayı ne cennetleştirip ne ötekileştirip, ne kutsallaştırıp ne ululaştırıp onun zaten içinde olduğumuzu hatırlatıyor.

 

Doğa bir mücadele alanı değil. Masanobu Fukuoka’nın doğal tarım ve yaşam felsefesi birkaç sebze ve çiçek yetiştirmek üzere küçücük bir toprakla karşılaşan insanı, toprağı çapalamak, otlarını yolmak, üzerindeki böcekleri zehirlemek, elinde makasla sürekli orayı burayı kesmek, her şeyden gübre üretme telaşına girmekten alıkoyabilecek mi peki? Organik tarımın ve sürdürülebilirlik umudunun içini boşaltmaktan, daimi faydacılık düşüncesine saplanmaktan, hesapçılıktan, fırsatçılıktan ve rantçılıktan kurtarabilecek mi bizi bu felsefe? Fukuoka’ya göre de asıl mesele “bu felsefe ve tarım yolunun bilimi eleştirme ve insanlığı doğaya dönen yola sevk etme gücüne sahip olup olmadığında”. Şahsi görüşüm her ne kadar sistem tarafından kuşatılmış olsak da bireysel çabanın çok önemli olduğu yönünde. Fukuoka gibi devrimci örneklerden ilham alanlar çoğaldıkça, beklenen toplumcu eğilimler ister istemez baş gösterecektir. Nereden mi biliyorum? Doğada ancak topluluk halinde yaşayabilen organizmalar varlıklarını uzun süre devam ettirebiliyorlar da ondan….      

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.

 

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.

 

Kitaplarla ilgili internet sitelerini, dergileri karıştırdığınızda karşınıza çıkan en ilgi çekici içerik, “Hangi kitabı okumalıyım?” sorusuna verilen cevaplardır. Bu cevaplar genelde ortalama bir anlayışın yansımasıdır. Kitap okumak seçkin bir eylemdir ve kitap okuyacak kişi de, bu özel eylemi gerçekleştirmek için en “seçkin” kitabı bulmalıdır.

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.