Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Yeni bireylerin derdi: Yeni bireycilik

Anthony Elliott, Charles Lemert
Sel Yayıncılık

 

Bir bilgisayarın başına geçmişseniz, internete de bağlanmışsanız ve hatta bu yazıyı okuyorsanız eğer, siz de “yeni bireycilik” derdinden mustaripsiniz demektir. Hoş, bu yazıyı okumasanız, bilgisayarınız olmasa hatta hayatta hiç nete bağlanmamış olsanız da bu dert yakanızı bırakmayacaktır. Zira, insan hayatta pek çok şeyden kaçabilir ama çağının dışında bir yerde yaşayamaz.

 

 

Belki siz kendinizi öyle hissetmiyorsunuzdur ama çağdaşlarımız küreselleşmiş sosyal dünyalarda, yani risk toplumlarının içinde hayatlarının anlamını yitirmiş ve şaşkın durumdalar. Bu ileri kapitalist batı toplumlarında da böyle, “az gelişmiş”, savaşlardan, terörden, ekonomik krizlerden başını alamayan üçüncü dünya ülkelerinde de... Hepimiz kendimize göre küresel şiddetten nasibimizi almış durumdayız. J.J.Rousseau’yla pekişen ideal bireylerden mürekkep ideal toplum modeli nicedir çökmüş durumda. Şimdilerde ne kendimizin ne de içinde yaşadığımız toplumun ideal olamayacağını çok iyi biliyoruz, ancak sistem bireycilikten öteye geçmemize izin vermiyor.  Dayatılmış yeni bireycilikle burun burunayız. Çıkış mı, ne diyeyim, elimdeki sosyolojik incelemenin çıkmaktan ziyade, en azından sağ kalabilmemiz için bir önerisi var en azından… 

 

 

Anthony Elliot ve Charles Lemert, biri Avusturalyalı diğeri Amerikalı iki sosyolog “Yeni Bireycilik” adı altında 20. yüzyılın bireye vurgu yapan hemen tüm eleştirel, kuramsal çalışmaları ele almışlar. Çalışmalarına zengin vaka incelemeleri de eşlik etmiş. Ortaya hem konusu itibariyle hem de akışkan, anlaşılır ifadeleriyle –kulağa pek inanılır gelmeyecek ama-neredeyse bir solukta okunan bir sosyoloji kitabı çıkmış.

 

 

Günümüzdeki bireycilikle ilgili olarak Batının üç ana sosyal-yapısal özelliğinin altını çiziyor bu iki sosyolog: Metalaştırma, sağ siyasalının yeni kültürel politikası ve özelleştirme. Metalaştırma sürecinin yoğunlaştırılması tekellerin ve çokuluslu şirketlerin ortaya çıkmasına, piyasanın yeniden büyümesine ve aynı şekilde tüketim kültürü mantığı bağlamında bireyci değerlerin özendirilmesine bağlı. Ancak piyasa sisteminin mantığının kültürel ilişkilere ve sosyal etkileşimi yöneten kurallar dokusunun içine sızması şimdiden çok büyük zarara yol açıyor; duygusal zarara… Yani yaşamlarımızı tüketim kavramlarıyla daha çok tanımladıkça git gide birbirimizle anlamlı duygusal bağlar kurmamız zorlaşıyor, devamında ise daha da dramatik olarak kendi ihtiyaç ve isteklerimizde tecrübe ettiğimiz nesnel koşullar zayıflaşıyor. Sözün kısası, “tüketicinin özgürlük hayali, narsistik doyumun (Ne alıyorsam ben oyum!) çok kötü bir umutsuzluk çığlığına (bütün bunlar çok aptal ve anlamsız!) dönmesi gibi çok çabuk tersine dönüyor.” 

 

 

Bireyciliğin dokusunu en çok etkileyen özellik ise özelleştirme. Kısaca açıklamak gerekirse özelleştirme, neo-liberal ekonomik doktrinlerin, sosyal pratiğimizin dokusuna yayılması demek. Piyasa serbestisi kişisel ve özel yaşama doğru genişler ve sırasıyla yaşam biçimlerimizin tecrit edilmesine, uyuşturulmasına ve bencilleştirilmesine yol açar. Bu, temelde giderek bağımlılığın reddini içerir. “Ayakta kalmak tek başına yürümeye, sürekli eş değiştirmeye ve hep Bir Numarayı aramaya bağlıyken, kimseye uzun süre güvenme, diğerlerinden destek ve yardım almaktan kaçın.” İşte tam bu noktada yeni bilgi ve iletişim teknolojileri devreye girer.  Çünkü, artık dilimizi aldığımız, benliğin ve dünyanın öyküsel sürekliliğini inşa ettiğimiz yer, kitlesel medyadır.

 

 

Dünya değişmekte ancak unutmadığımız, unutmak istemediğimiz çok önemli bir ideal hala burnumuzun dibinde duruyor: Özgür insan hayali. Zaten şu anda yeni bireycilik üzerine kafa patlatmamızın, bu konu üzerinde tartışmamızın nedeni de bu. Modern insan ve onun postmodern akrabaları olarak bildiğimiz tek rüyayı bırakmak istemiyoruz. Bu rüya ekseninde sorulacak çok önemli bir sorumuz var ama: Özgür birey ve özerk bireycilik düşüncesine karşı geliştirilmiş son moda nefreti sorgulamak mümkün mü?

 

 

Agresif savunma teknikleri

 

 

Elliot ve Lemert, yeni bireyciliğe dair kavramsallaştırılan düşünceleri tek tek inceledikten sonra sıra dışı gelebilecek bir noktaya vararak, incelemelerini bu nokta üzerinden devam ettiriyorlar: Psikanaliz... Yeni Bireyciliği şekillendiren küresel dönüşümlerin kalbinde yattığını ileri sürdükleri hayali bir bölge var çünkü; bastırılmış bilinçaltı. İddiaları, yeni bireycilikle ilgili daha eleştirel bir bakış açısı geliştirmek için sosyal teori ile psikanalitik teorinin birleştirilmesi gerektiğinin aciliyeti. Onlara göre sosyal teorinin anlaması gereken şey, bireycileştirmenin sosyal süreçlerinin, temel olarak, ruh ve benlik tasavvurlarıyla birbirine karıştığı gerçeği. Ve tam burada sözlerinin arkasında durarak vaka incelemelerine girişiyorlar, özel hayatlar toplumsal gerçekliğe ışık tutmaya başlıyor. “Kimlikler hayal ve etik cesaretle birlikte yeniden keşfedilirken, bu son bireycilikler eşsiz kişisel geçmişten çıkıyor.” 

 

 

İncelemenin sonuna doğru, kişisel hikayeler ekseninde küreselleşmenin duygusal bedelleri ve bu bedelleri öderken geliştirilen agresif savunma teknikleri yavaş yavaş beliriyor. Sanırım sosyologların amacı da bu. “Yeni Bireycilik”in hem sosyologlara hem de bu dertten mustarip biz sıradan okurlara söyleyeceği çok şey var. Hararetle tavsiye ederim…

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.