Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Haber

Haber

Orwell'ın 1984'ü video oyunuyla ispatlandı



Toplam oy: 1054

Eğer son 20 yılda birkaç kez de olsa bilgisayara dokunduysanız Sid Meier'ın yarattığı Civilization serisi oyunlarından birini mutlaka oynamışsınızdır. Bunu hayatınızın bir parçası yapacak kadar çok önemsediyseniz muhtemelen Reddit forumlarında Lycerius adıyla bilinen kullanıcıyı da tanıyorsunuzdur. Kendisi geçtiğimiz günlerde şu sıradaşı beyanda bulundu:





“Son 10 yıldır Civ II'nin aynı oyununu oynuyorum. Oyunun modası geçmiş olmasına rağmen inanılmaz bir şekilde bu bölümde medeniyetimi geliştirdim, Civ III piyasaya sürüldüğünde ben zaten 'ileri gelecek'teydim. Sonra düşündüm; ne kadar ilerleyebileceğimi görmek ilginç olabilir, gidebildiğim kadar gidebilir ve altından ne çapanoğlu çıkacak görebilirdim.”



 

 

 

 

 

Civilization oyununu hiç oynamayanlardansanız Lycerius'un yazısındaki gezegen değiştirme manyetizmasının farkında olamayabilirsiniz. İşte burada hızlıca göz gezdirebileceğiniz bir kılavuz var:



Civilization, -adıyla müsemma- size kendi sanal medeniyetinizi kurmanıza olanak veren bir oyun. Oyuna M.Ö. 4000'de küçük bir köyde başlıyorsunuz. Çifçilik yaparak, kütüphane gibi binalar inşa ederek (böylece teknolojiyi geliştirerek) ve diğer bölgeleri fethetmeniz için ordular kurarak ilerliyorsunuz. 1997'lerde 'aklı selim' olanlar, bağımlılık yapan ve bir nebze de eğitsel sayılabilecek oyunu, uzay gemisi inşa etmeyi amaçlayan Alpha Centauri oyunu için bıraktı.

 

 

Lycerius hariç. O, ekstra 2.000 yıl daha ileri gitti -oyunu durmaksızın oynamadığı halde- (“Doğal olarak başka oyunlar da oynuyorum ve bir hayatım var...”) Henüz yazının tamamını okumadınız ama okuduğunuzda göreceksiniz ki eğer bütün zamanını buna harcasaydı boşa harcamış olmayacaktı çünkü sonuçlar inanılmaz. Lycerius tecrübelerini şöyle özetliyor:



  • Dünya acı ve harap içinde ve adeta cehennem gibi bir kabus yaşıyor.

  • M.S. 3991'de bir düzine nükleer savaştan sonra kalan kısıtlı kaynakları paylaşamayan üç süper güç varlığını hala sürdürüyor. Bu savaşlardan ötürü dünyanın birçok yerinde yaşama elverişsiz boş araziler oluştu.

 

 

 

 

Lycerius'un kurduğu medeniyeti Celtler ile medeniyetin rakipleri Vikingler ve Amerikalılar arasındaki çekişme bitmiyor ve sonsuz bir harp kapıyı çalıyor:



“Yüzyıl Savaşları'nı bilir misiniz? Bir de 1700 yıl savaşları olduğunu düşünün. Hala varlığını sürdüren bu üç medeniyet neredeyse 2000 yıldır ölümcül bir çekişmenin içinde kitlenmiş vaziyetteler. Barış imkansız görünüyor. Her ateşkes imzalandığında Vikingler bana ya da Amerikalılara karşı sürpriz bir atakta bulunuyor ve genellikle nükleer silah kullanıyorlar.”

 

 

 

 

 

Lycerius'un anlattıkları bununla sınırlı değil:



“Ben, Vikingler savaş açmadan kalıcı demokrasi isteğimi deklare etmek istiyordum ama senato beni sürekli reddediyordu. Bu da benim planlarımı bozuyor. Tabi ki Vikingler bütün ateşkesleri tıkır tıkır bozduğu için her seferinde yeniden denemek zorunda kalıyorum. Civ oyunlarında benim de unuttuğum bir şey; iç politika. Yine de demokrasiyi bozmamak için çok uğraştım. Ancak yaklaşık yüzyıl önce ordumu tehlikeye soktuğu için demokrasiyi yürürlükten kaldırmak zorunda kaldım. Ama tabi şu an insanlar benden nefret ediyorlar ve o zamandan bu yana birkaç yılda bir ordunun içinden türeyen masif gerillalar ortaya çıkıyor. Savaşa harcayacağım eforu onlara karşı harcayarak zaman kaybediyorum, onlarla başa çıkmam lazım.”

 

 

 

 

 



"Eyvah savaş bitmeyecek mi?"



Biliyorum, bütün bunları size neden bir edebiyat sitesinde anlattığımızı merak ediyorsunuz. Açıklayalım. Lycerius bir yorumcu olarak orijinal yorumunda “1984'le olan benzerliği tuhaf bir biçimde ürkütücü” diyor.
Öyle görünüyor ki Lycerius'un yarattığı medeniyet kazara George Orwell'ın distopyasıyla bire bir uyuşuyor. Bu da bize “Eyvah, savaş bitmeyecek mi?” dedirtiyor. Reddit forumundaki başka bir kullanıcı şunları yazıyor:

1984'le olan paralellikler kafamda şunları oluşturdu: Üç süper güç, teknolojinin ilerleyebileceği kadar ilerlediği bir yerde, totaliter rejimin ordularından türeyen barbar topluluklarla uğraşan 'komünist' birer liderlik haline gelmiş.”

 

 

 

 

 

Savaş barıştır. Bu isabetli yorumun yazarı sözlerini şöyle bitiriyor: “Sid Meier tam bir o... ç....”

 

Ya bu oyun fikir olarak 1984'e göre programlanmış ya da şöyle bir olasılık daha var:

“Görünüşe göre George Orwell bir zaman yolcusu ve gelecekteki bütün zamanını Civ II oyununda harcamış.”

Belki de bütün bunlardan sonra bir İskoç adasında saklanmadı.

Yine de benim aklımı kurcalayan başka bir şey var. Belki de Civ II oyununun yapısı normal. Belki de sadece bize bunları göstermek istiyor. Eğer insanlık kendi kısıtlı kaynaklarını bulursa, küresel ısınmanın şiddetini azaltırsa, Orwell'ın bu kabusu gerçekleşmez. Bu kadar karamsarlıktan sonra artık normal yaşantınıza dönebilirsiniz, sakın kendinizi odanıza kitleyip, Civ II oyununa kaptırıp medeniyetinizin çöküşünü izlemeyin!

 

 

 

 

Çeviren: Ceren Kavak

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Haber Yazıları

Kültür, sanat ve eğlence dünyası D&R, akademisyen ve tarihçi Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan’ın yeni kitabı “Bunu Herkes Bilir” için sanat camiasının da katıldığı bir davete ev sahipliği yaptı.

Üsküdar Belediyesi tarafından, her sene geleneksel olarak düzenlenen Kitap Fuarı’nın 6’ncısı 8 Şubat’ta başlıyor. Fuarın Onur Konuğu Prof. Dr. Sadettin Ökten, Onur Yazarı ise Teoman Duralı.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.