Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

			

Kulis


Kulis

Ercan Kesal: ''Edebiyat, Dünyaya Tahammül Gücü Verir''




Toplam oy: 19

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değişirken, bir şeylere benzerken, siz de bir şeyleri değiştirip dönüştürüyorsunuz. Avanos’ta doğdum ve büyüdüm. Bozkır ve kasaba çocuğuyum. Memleketim gibi sessiz, hüzünlü ve içli geçti çocukluğum. Beklenmedik coşkular ve sebepsiz bir neşe de oldu elbette. Sonra Ankara, İzmir ve İstanbul. En çok İzmir’i sevdim. İlklerimin şehri olduğu için galiba. Anamdan, babamdan, kardeşlerimden, okuduğum kitaplardan, bir ömür süren arkadaşlıklarımdan ve benden şifa arayan hastalarımdan öğrendim ne öğrendiysem.

 

Ankara bir dönüm noktasıdır benim için. İlk üniversitem Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi. 1976 yılı. Avanos’tan gelmiş, tek başına yaşamaya başlamış genç bir öğrenci. İç Cebeci’de bir bekar evinde kalıyordum. Okul boykotlarla geçiyordu. O yıllardan kalanlar: Zafer Çarşısı, Dost Kitabevi, Che Guevara posterleri, Deniz Gezmiş’li türküler, Sol Yayınları, Bilgi Kitabevi, Soysal Pasajı, Sakarya birahaneleri, Ekspres...


Ahmet Erhan, Behçet Aysan, Adnan Özer, Adnan Azar, Ahmet Telli… Bu isimlerin hepsinin de arkadaşlıklarını ben talep ettim, aradım, buldum ve tanıştım. Dostlarından biri olmak istedim. Sadece şiirlerine değil hikayelerine de hayrandım, hayat hikayelerine. Bu önemli. Tesadüflere bırakılan bir karşılaşmaya razı olmak değil de ısrarla istenen bir yakınlıktı derdim. İyi ki de öyle yapmışım. Hepsi de bu dünyaya karşı bitmeyen sorumluluk duygusu ve kendilerine saygının getirdiği bitmeyen bir kederle yaşadılar. Çoğunu erken yaşlarda kaybettim ne yazık ki. Hayatı bir ‘’haiku’’ gibi yaşadılar. Az ömre çok yaşanmışlık sığdırdılar.
Dünyanın en iyi şairlerinden biriydi Ahmet Erhan. Onunla yaşıttık. Aynı yılların, 80 darbesi öncesinin politik hareketliliği içinde yer almış öğrencilerdendik. Ankara’da Gazi Eğitim’de okudu Erhan. Türkçe öğretmenliği yaptı. Tıp Fakültesi’nde öğrenciyken bile onu yakın takipteydim. Akdeniz Lirikleri diye incecik bir kitap çıkarmıştı ama ne şiirler! Kendisi de şiiri gibiydi. İçli, yakıcı ve şaşırtıcı. Türkçeyi bu kadar iyi bilen ve kullanan şair azdır bizde. Mecburi hizmet yıllarında Erhan’la birlikte o yaş kuşağının tüm şair ve yazarlarıyla arkadaştım diyebilirim. Şiir ve edebiyat çok önemliydi hayatımızda. Darbe sonrasının önümüze koyduğu daralma ve seçeneksizlik de bunu çoğaltmış olabilir.
Kemal Tahir defalarca okuduğum bir yazar. Kemal Tahir ve o kuşağın benzer isimleri hayatlarındaki politik duruşu çok önemsiyorlardı. Memleket sevdası her şeyden önce geliyordu. Ülke sorunlarına karşı çözüm üretme çabaları hiç bitmedi. Türkiye hayalleri ve toplumsallık her seferinde yazdıklarını ve konuştuklarını belirlese de saf edebiyattan hiç vazgeçmediler.

Bazı kitaplara ve yazarlara kötü çeviriler yüzünden bir türlü yakınlaşamazsınız. Cengiz Aytmatov şans eseri Türkçeye çok doğru bir isim tarafından çevrildi: Mehmet Özgül. Cengiz Aytmatov’u okuduktan sonra kafanızdaki soğuk sosyalizm kuramı ete kemiğe bürünür ve dünyaya ısınırsınız. Evet, ‘’başka bir hayat mümkün, içinde aşkın ve coşkunun da olduğu umutlu bir dünya her yerde yaşanabilir ve bunun için çaba göstermeye değer’’ diye düşünmeye başlarsınız.
Bir kitabı okurken yorulduğumda başka bir kitapla dinlenen okurlardanım. Not alarak, satırların altını çizerek ve dipnotların peşine düşerek okurum. Sait Faik, Çehov, Galeano, Borges... dönüp dönüp okuyabileceğim yazarlardır.
Kelimelerin de canı olduğunu ayrı bir ruh ve yaşam sürdürdüklerini düşünürüm nedense. Hafızaları bizden daha güçlüdür. Sadece birtakım şekiller olamazlar. Peri Gazozu’ndan ödünç bir paragraf: ‘’Leyla Neyzi bir kitabında, Nikos Kazancakis’ten okuduğu bir öyküden söz eder. İki gezgin uğradıkları bir köydeki çitin üzerinde değişik bir çiçek görerek onu koparırlar. Çok güzel bir çiçektir bu. Köyün çocukları etraflarına toplanır. Gezginler etraflarında toplanan çocuklara sorarlar, ‘Bu çiçeğin adı ne?’ Çocuklar ‘Bilmiyoruz. Lenio Teyze bilir’ derler. ‘Koşun, çağırın onu’. Çocuklardan biri köyün içine doğru koşar. Sabırsızlıkla bekler gezginler. Kısa bir süre sonra döner çocuk. ‘Lenio Teyze ölmüş’. Kalpleri daralır. Lenio Teyze’nin değil, aslında ‘bir kelimenin öldüğünü’ düşünürler.”
Kelimeler yani edebiyat ve sanat bu lanet dünyaya tahammül gücü verir ve sizi ölüme hazırlar. Bu hayatın dışında başka bir gerçekliğin de olabileceğine dair inancınızı artırır. Yalnız olmadığınızı, tek başınıza kalmadığınızı hissedersiniz. Yeryüzünü sahiplenme cesareti verir.

Kendimizi anlamaya gayret etmeden, başımızdan geçenlerin, yaptıklarımızın ya da yapamadıklarımızın analizini yapmadan kimsenin hikâyesine vakıf olamayız. Bunun için de okumaktan başka çare yoktur. Benim listemde Çehov ilk sırayı alır. Tabii bizim Çehov’umuz Memduh Şevket Esendal da... Tüm Sait Faikler. Sabahattin Ali, Refik Halit Karay, Kemal Tahir ve Orhan Kemal. Vüs’at O. Bener, Bilge Karasu, Haldun Taner... Klasiklerden Dostoyevski, Tolstoy, Marquez, Borges, Balzac, Hemingway, Kafka, Galeano, Berger, Echenoz, Oe, Murakami, Munro.


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Kulis Yazıları

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

 

Son zamanlarda konuşulan iki vaka dolayısıyla intihal kavramını ele aldık. Edebiyat dünyamızda zaman zaman yaşanan bu tür iş kazaları elbette sadece Türkiye ile sınırlı değil.

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.