Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

			

Kulis


Kulis

Karadeniz yerleşkelerini tabiat biçimlendirir




Toplam oy: 15
Özellikle Osmanlı Kuruluş dönemi ve İstanbul’un Fethi konusunda yerleşik paradigmalara zıt tezlerini akademi camiasına kabul ettirmeyi başaran tarihçi Prof. Dr. Feridun Emecen’in, sosyal tarih kapsamında ürettiği Karadeniz Kıyı Kentleri Tarihi adlı çalışması Turkuvaz Kitap etiketiyle yayımlandı. Biz de Emecen ile hem yeni çalışması hem de kendisini tartışmaların odağına oturtan Kayı tezi, Osman – Ataman ikilemi ve Klasik dönem hakkında neden yeni fikirlerin üretilmediği hakkında konuştuk.

 

 

 

 

Karadeniz Kıyı Kentleri Tarihi çalışmanıza geçeceğiz hocam ama, ilk soruları genel perspektifte tutmak adına soruyorum: Osmanlı Kuruluş tezleri bir döneme adeta tarihçilikte damga vurdu, fakat, sanki sizin katkılarınızla bunlar son buldu… Bunu neye bağlıyorsunuz?

Öncelikle belirtmem gereken husus, ilk döneme ait kaynakların mevcut bulunmayışı, bu döneme dair bilgi verenlerin de 100-150 yıl kadar sonra kaleme alınmış olmalarıdır. Kaynakların azlığı, bilgilerin menakıplara/rivayetlere boğulmuş olması, içinden gerçek hadiseleri tesbit etmeyi hayli zorlaştırıyor. Benim gibi kuruluş yıllarıyla ilgilenen tarihçilerin çoğu maddi bilgilerin peşine düşerek acaba ne gibi yeni açıklamalar yapabilirizin derdine düşmüş durumda. Bazıları bu bilgilerden bir şey çıkmayacağını düşünüp tamamen teorik temellendirme peşinde koşarken sayıları çok da fazla olmayan bir kısım tarihçiler hâlâ bu kuruluş yıllarına ait acaba başka değerlendirilebilecek bilgi var mı sualinin peşinde koşmaktalar.

 

Araştırmalarda bulunan maddi delillerden Osmanlı Kuruluş dönemi hakkında yeni tespitler yapılamıyor mu?

Aslında şu anda bu gibi maddi delillere dayalı bazı yeni tesbitler yapma iddiasındaki çalışmalar mevcut, fakat bunlarda en büyük mesele yapılan tesbitlerin zayıf kalması ve karşılaştırmaların tam ve sıhhatli bir çerçeve çizememesi, inandırıcı bir zemini oluşturmamasıdır. Nihayetinde bu bilgilere dayalı yeni senaryolar yahut açıklama biçimleri ortaya konulmakla birlikte bunlar tam anlamıyla genel bir mutabakata dönüşecek temelde değil gibi gözükmektedir.

 

Siz belgelerin ışığında Marmara coğrafyasındaki Kayı boyu yerleşimlerini gösterdiniz ve Kayı’nın Osmanlı resmi tarihçiliği tarafından seçilmesinin aslında bir gerekçesi olmadığını gösterdiniz, Selçuklu hanedanı Kınık boyundandı ve bunu seçebilirlerdi pekala... Bunlara rağmen Osmanlı’nın Kayı olmadığı görüşü gittikçe yerleşik bir hal alıyor, sizce neden?

Osmanlı hanedanının Kayı boyu ile ilgisi mevzuundaki tartışmalar hayli eski. Bununla beraber Osmanlı tarihi konusunda bilgi veren en eski kaynaklar Kayı boyu temellendirmesini açık şekilde yapıyorlar. Hanedanın kendisinin de devletin büyük bir imparatorluğa dönüştüğü, cihan şümul karakterli bir İslam/Türk devleti haline geldiği dönemlerde bile Kayı boyu konusunu devreden çıkarmadığını biliyoruz. Çok tenkit ettiğimiz, hatta Türkleri aşağıladığını belirttiğimiz Osmanlı tarihçileri bile Osmanlı hanedanının kökeni mevzubahis olduğunda Oğuz ve Kayı boyu bağlılığını devreden çıkarmadılar.

 

Hangi Osmanlı tarihçileri Osmanlı’nın Kayı boyu bağlılığını vurguluyor?

Mesela Gelibolulu Mustafa Âli, Hoca Sadeddin Efendi vs. gibi tarihçileri örnek gösterebiliriz. Sadece tarihi kayıtlar değil arşiv belgelerindeki atıflar, maddi işaretler; yani paraların, at başlıklarının, topların vs. üzerlerindeki Kayı sembolleri bu anlamda manidardır. Bir kısım tarihçiler neye niçin inanıyorlar bilemem ama tarihçi madem ki kaynağa dayalı olarak bir takım çıkarımlar yapıyor, tabii ki kaynağın her türlü yazılış gayesini, altında yatan sebepleri tahlil etmeyi ihmal etmeyerek bunu gerçekleştiriyor, o vakit onların yazdıklarından hareket etmek çok tabii ve makul olmayacak mıdır? Böyle yaptığımızda da karşımızda Kayı boyu açık şekilde tebellür etmektedir.

 

Bu konuda son soru hocam, siz karşımızdayken bunları sormadan edemeyiz: Osman Bey’in adının Ataman olduğu ve Gibbons kaynaklı sanırım başlarda gayrimüslim olduğu iddiaları var ki isim teziyle bunu destekliyorlar. Osman mı Ataman mı?

Osman Bey’in adını ilk zikreden onunla çağdaş Bizans tarihçisi Pachymeres’dir. 1302’de meşhur Bafeus savaşı münasebetiyle Osman Bey’in adını açık şekilde yazıyor. Bu adın Grekçe alfabeyle Osman olduğundan ben şahsen şüphe etmiyorum. Atman/Ataman tamamen bu adın Grekçe yazılışından hareketle ortaya atılan bir iddia. Pachymeres Grekçe alfabeyle acaba Osman adını nasıl yazacaktı? Bizans kaynaklarında bu kabil Grekçe olmayan adların yazılışı aslında öteden beri tarihçileri çok uğraştıran bir meseledir. Bunların neyi kastederek yazdıkları konusu ancak karşılaştırmalı bir şekilde anlaşılır. Gayrimüslim olma konusu ise hayli mantıksız. Anadolu’nun Selçuklu hakimiyetindeki iki asırlık sosyal yapısı düşünüldüğünde bu durum açık şekilde anlaşılır. Tabii ki ilk kaynaklardaki zayıf rivayetlerle bağdaştırılarak sizin sözünü ettiğiniz iddia dillendiriliyor. Ama bunun artık tarihçi kesim tarafından kabul gören bir bilgi olmaktan çıktığını düşünüyorum.

 

Kentlerin tarihi yeni belgelerin ışığında yeniden düşünülmeli


Karadeniz Kıyı Kentleri Tarihi çalışmanıza geçelim hocam… Tarihçiliğimizde Karadeniz pek ihmal edilir. Aslında Kent tarihi konusunda genel bir ihmal durumu var gibi. Ne dersiniz bu konuda; hanedan ve savaş tarihleri arasında sıkışıyor muyuz?

Türkiye’de tarihçilik genellikle siyasi ve askeri sahada temerküz etmiş gibi anlaşılıyor. Halbuki akademik anlamda sosyal tarih çalışmaları yanında şehirlere yönelik incelemeler de hayli artmış durumda. Burada en önemli mesele bu tür akademik çalışmalarda metod ve yaklaşım konusundaki zaaflarla kendisini gösteriyor. Bir kentin tarihi niçin yazılır ve bugüne ne kazandırır sualinin peşinde koşarak çalışmaları bu bağlamda yapmak elzem görünür. Bu tarz akademik çalışmaların ise hayli az olduğunu üzülerek görüyorum. Karadeniz kıyı kentleri de bu tür yaklaşımlardan payını almış durumda. Baktığınızda her kent hatta kasaba hakkında, hatta köylere kadar inen türlü yazılar bulursunuz, fakat bunların önemli bir bölümü mahalli tarihçilerin elinde heba olmuş görünür. Şu anda ortaya çıkan birçok yeni belge yayımlandı veya tesbit edildi, bunlara dayalı yeni baştan düşünülmüş bugünle irtibatlandırılabilecek bir yaklaşım dahilinde kentleri ele almak doğru olacaktır.


Neden özellikle Karadeniz Kıyı Kentleri hocam? Karadeniz kentlerini farklı ve önemli kılan nedir?

Benim biraz da bu kesim ile ilgim çerçevesinde bu kitap şekillendi. Epeyidir Doğu Karadeniz kent, kasaba ve iskeleleri ile vadi yerleşimleri üzerinde çalışıyordum. Biraz da kendi memleketim olma hasebiyle de bu alaka doğmuş durumda tabii. Fakat burada Kıyı kentlerinin gelişimi ve ortaya çıkışları konusunda teorik anlamda ciddi bir boşluk söz konusuydu. Ben öncelikle bir modelleme yapmaya çalıştım, bu yerleşmeleri doğuran tabii, sosyal ve ekonomik şartları belirleyerek yerleşimin nasıl bir coğrafyaya mahkum tarzda şekillendiğini ortaya koydum. Üç ana kategori tesbit ettim. Bunu da zaten kitabımın giriş kısmında açık şekilde belirttim. Sonra bu kategorilere uyan yerleşimleri ele alarak örnekledim. Yani önce teorik çerçeveyi çizdim ardından da bunun örneklemelerini verip detaylandırdım. Sonuç itibarıyla Karadeniz yerleşmelerinin tabiatın şekillendirdiği çerçevede diğer şehir ve kasabalardan ayırt edici yanlarını ortaya koymaya çalıştım.

 

Karadeniz Kıyı Kentleri Tarihi kitabınızı bir sosyal tarih çalışması olarak mı görmeliyiz, yoksa okuyanlar siyasal tarih, savaşlar, hanedanlar üzerine de bilgiler bulacak mı?

Bu kitap bir sosyal tarih çalışmasına daha çok girer, tabii ki ele alınan yerleşim yerlerinin gelişim süreçleri ve onları etkileyen siyasi, askeri ve ekonomik faktörleri bir arada ele aldım. Siyasi tarih veya hanedan tarihi elbette değil.

 

 

Komnenos Hanedanlığı döneminde Büyük Aleksios’un oğlu Ioannes Komnenos’un ilk Türk yerleşimleri konusunda özellikle Batı Karadeniz’e dikkat ettiği ve buraya birçok sefer düzenlediğini görüyoruz. Batı Karadeniz kentlerinin Anadolu’ya genel hakimiyet kurma adına stratejik bir önemi mi var?

Belki bu suali şöyle cevaplandırmak daha doğru. Bizans hakimiyeti altında Karadeniz kıyılarında şehirleşme, antik döneme kadar uzanan geçmişiyle birlikte bir ivme kazanmış durumda. Kıyıdaki bugün büyük şehirlere dönüşen iskele/ limanlar o dönemlerde ortaya çıkmış yerleşimler. Anadolu üzerinde hakimiyet kurmak isteyenlerin bu uzun kıyılara sahip olmaları ticari ve ekonomik art alan itibarıyla çok mühim. Özellikle Kuzeyden gelen türlü mallar Karadeniz limanları vasıtasıyla Anadolu’nun içlerine ulaşıyor. Ayrıca Kuzey, Kuzey Batı Avrupa’ya, Kırım yoluyla Asya ve Hazar ötesine de bir nevi geçiş sağlıyor. Tarihi ipek yolunun Karadeniz’in kuzey limanlarına kadar uzandığını ve çok hareketli bir ticaret yolu ve hatta ileri vadide Orta Asya’dan gelen bir Hac yolu olduğu bilinmekte. Kadim asırlardan beri süren çok ciddi ve büyük gelir getiren esir ticareti bu limanların adeta ana iktisadi kaynağı olmuş durumda.

 

Türkler de Anadolu’ya ilk yerleşim döneminde Orta ve Batı Karadeniz tercihinde bu iktisadi kaynaklar nedeniyle bulunuyor sanırım…

Selçuklular da Anadolu’ya geldiklerinde öncelikle Batı Karadeniz ve Orta Karadeniz kesimini hedef haline getirip buralara hakim oldular veya nüfuz tesis ettiler. Osmanlılar bütün kıyıları ele geçirip Karadeniz’i adeta bir iç gölleri haline getirdiler. Böylelikle Osmanlılar döneminde Karadeniz kıyı yerleşimleri büyük bir artış gösterdi ve tarihi süreçte yeni yerleşimler ortaya çıktı.

 

Kent tarihleri çalışmalarınız sürecek mi? Mesela bilhassa Kayı tezi çalışmalarınız için Doğu Marmara üzerine araştırmalar yaptığınızı biliyoruz.

Şu anda Karadeniz kesimi özelinde bazı şehirlerin müstakil monografisi üzerinde duruyorum. Yıllar önce topladığım bilgilerle, bir türlü fırsat bulamadığım Giresun Kent tarihini müstakil olarak yazmak istiyorum. Marmara kesimindeki kentlerle ilgili doğrudan çalışmalarım olmadı, fakat kısa da olsa bazı monografileri ansiklopedi maddeleri tarzında yazdım. Bu minvalde eğer vakit bulabilirsem Ege kesimindeki adalarla alakalı tarihi bir çalışma yapmayı düşünüyorum.



Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Kulis Yazıları

 

 

 

Modern öykünün öncü, yol açıcı öykücülerinden Jorge Luis Borges’in (1899-1986), Türkçedeki en iyi öykü toplamlarından biri çevirmenleri Tomris Uyar, Fatih Özgüven, Fatma Akerson, Peral Bayaz olan Alef adlı eseridir. Onun özellikle temel vurguları olan labirentler, rüya ve zaman bu kitaptaki öykülerde belirgin bir şekilde yer alır.

 

 

 

 

 

Dünyasızlar içinde büyünün, savaşın, aşkın, edebiyatın, dostluğun olduğu; dünün, bugünün iç içe geçtiği bir kitap… Kitapta Stalin, Hitler de var, kadim bir hikâye olan Harut ile Marut da… Tüm bu kişiler, arka plan, kavramlar nasıl bir hikâyeye hizmet ediyorlar?

 

Öncelikle nasıl tanıştınız Furuğ ile?

 

 

 

 

Yazmayı ve okumayı, konuşmaktan daha çok seven bir insanım. Dolayısıyla “kelimeler” hayatımda olmazsa olmazlarım arasında. Konuşarak ifade etmeyi beceremediğim çoğu şeyi kelimelerle anlatmak istiyorum hep.

 

Kulis

Postmodern Öykü Denince: Jorge Luis Borges

ŞahaneBirKitap

Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine dair ilgi, Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman gibi dizilerin de etkisiyle son günlerde iyice arttı.

Editörden

Dünyanın çehresini değiştiren en büyük seyahat, bir odada, bir kitabın yoldaşlığında yapılan seyahattir. Kitaplardan en çok yola çıkmasını öğrenebiliriz. Ola ki hoyrat bir karakterle birlikte seksen günde dünyanın çevresinde devri daim eder, aklımızın eremeyeceği sırlara vakıf oluruz. Her yolculuk, insanın kendi içine attığı adımı biraz daha kuvvetlendirir.