Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

			

Kulis


Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''




Toplam oy: 11
Mim Kemâl Öke, Turgut Reis’in hikâyesi Biat’tan sonra bu yıl da Emir Timur’un hikâyesini kaleme aldı. Umay Ana karakteri üzerinden aynı zamanda lezzetli bir tarihi serüvene bizi ortak eden Mim Kemâl Öke ile hem yeni romanı Engel’i hem de güncelleştirerek yeniden yayınladığı Derviş Defterleri üzerine uzun bir sohbet gerçekleştirdik.

 

 

 

 

Son bir yıl içinde art arda iki ilginç roman yazdınız. Tarihimizdeki yer almış figürlerin hayat hikâyelerini romanlaştırmayı tercih ediyorsunuz. Sizin açınızdan önemi nedir bu karakterlerin?

 

Biyografi okumayı seven bir tarihçiyim. Tarihi yaşayanların gözünden görmek lâzım. Ve akabinde sormak kendimize: “Ben aynı koşullarda olsaydım, ne yapardım?” Karar vermek zor iş! Bir tarihçi olarak, olmuş-bitmiş hâdiselerin üzerinden ‘ahkâm kesmek’ yerine; karar vericilerin ikilemlerini sorgulamak daha izanlı, daha insaflı bir bilim insanlığı olur gibime geliyor. Roman bu açıdan tarihçiliğin etik ve estetik uzantısıdır. Vazgeçilmez boyutu. Öte yandan, meselâ geçen yıl yayınlanan romanım Biat’taki Turgut Reis kahramanımdır. Ona vefâ borcumdu. Son romanım Engel’deki Emir Timur ise yine çocukluk günlerimdeki şahsiyetlerden. Hayatımın onunla kesişmesi ‘engel’ sayesindedir. ‘Engelli dostu’ Mim Kemâl, bir cihan fâtihi aksak ve çolak Timur’un dünyayı nasıl gördüğünü hayâl etti. O dünyayı bildiğim için Timur’un gözlerinden Turan’ı yazdım. Tarihi, ‘megatrendler’ cümlesinden değil, ‘insan odaklı’ irdelemeyi seviyorum. Timur gibi zâlim/ fâtih sarkacında bir imaja sahip bir kişiyi insânî boyutuyla da tanımaya çalıştım.

 

 

 

 

Konuyu özelleştirirsek, Engel’i yazma sebebiniz neydi? Neden bize Timur’un hayatını anlatmak istediniz?

Engel’i ‘engelli’yi tanıyın, anlayın, empati kurun diye yazdım. Onun çizmelerini giyin hele. Bakın, onun cephesinden nasıl görülüyorsunuz? Engellilerin dünyasına bir pencere açmak istedim. Bir engelin bir kişinin karakteri ve davranışlarındaki etkilerini gözlemlemek yoluna gittim. Dahası ve asıl önemlisi, engelin hakîkati ‘içimiz’dekidir. Nefsimiz! Egomuz, bencilliğimiz, hırsımız… İnsan ‘kumaşı’nı tanımak için kişinin engeli yani nefsiyle tanışması gereğini vurgulamak, önemli diye düşündüm. Tabiî, bu çerçevede Engel’de tasavvufî dokunuşlar da mevcut yani… Bir yanda engelli, öte yanda dünya fâtihi… O açıdan tam bir ‘arketip’. Onun iç dünyası, girdaplarıyla romanlaştırılmaz mıydı canım? Timur’u yazanlar nedense onun ne engelli boyutuna, ne de insânî boyutuna değinmişlerdi. Engel, bu açıdan farklı bir Timur ‘boy aynası’dır!

 

 

 

Bir önceki soruyla bağlantılı olarak; ele aldığınız tarihi kişiler bir yandan önemli figürler; önemi hep bilinen, sık sık hatırlatılan, fakat kısacık değinilip geçilen kişiler... Bir yandan da Timur, bizim Osmanlı tarihi anlatımızda hep olumsuz şekilde anılan bir komutan. Bunun nedeni sizce nedir?

Timur, Yıldırım Han’ı yendi. Bayezid Türkiyeliydi. Osmanlı’yı aksattı, denir. Doğrudur. Ancak, bir de hikâyenin öbür tarafını görmek lazımdır. Özbekistan’dan bakılınca tamamen farklı yansımalarla karşılaşırsınız. O zaman? Belki de ilmî ve vicdânî olan reisine de ‘kuş bakışı’ bakacaktır. Engel bunu yaptı. Türk tarihinin bütünlüğü açısından… Yerelliği aşarak. Aşkına ulaşıp, tepeden değil ama bütünleştirici bir yaklaşımla bakabilmek. Böylece tevhîdi yakalarsınız, kim bilir. Sosyal bilimlerde tarafsızlık açısından bakarız elbette ama önemli olan tarihi şekillendirenlere ‘insafsızlık’ etmeyin.

 

 

 

Bir de yazdığınız türle alâkalı sormak istiyorum: Daha önce de romanlar yazan bir yazar olarak, üzerinde durduğunuz tarihsel kişileri deneme, inceleme, biyografi vb. gibi türlerde anlatma imkânı varken neden özellikle roman türünü tercih ettiniz?

İşte az önce sözünü ettiğim sebeplerden ötürü roman size bu adil bakış açısını sağlayabilir. Kahramanlarla hemhâl olduğunuzda onun hüviyetine girersiniz. Onu yaşarsınız âdeta. O nedenle belgesel, deneme yerine romanı severim. Onun dili daha yapıcıdır. Daha etkileyici. Dönüştürücü.

 

 

Timur’u yazarken ne tür okumalar yaptınız?

Timur’u yazarken fonu/arka planı tarihi hakîkatlere uygun kılmak için ilmî eserlerin çoğunu tabiî ki okudum. Yıllar boyu… Çocukluğumdan beri…

 

 

Umay Ana üzerinden Timur’u tanıyoruz. Onun hırçın, tuttuğunu koparan bir hükümdar olduğuna bir kez daha tanık oluyoruz. Tarihi karakterleri romanlaştırmak, eleştiri riskini de beraberinde doğurur. Ama şöyle anlatmışsın, ama burası yanlış, ayıp etmişsin gibisinden eleştirilere hazır mısınız? Turgut Reis’i anlattığınız Biat’ta bu gibi eleştiriler oldu mu meselâ?

Eleştiri her zaman olur. Makbûlümdür. Tarih incelemesi ayrı roman ayrıdır. Bunu kabul şarttır. Ne var ki unutulmaması gereken romandaki tarihi şahsiyetler yazarın gözü ve kalemindendir. Buna hoşgörü gösterilmesi lâzım. Beğenir, beğenmezsiniz. Serbestsiniz. Sizin de bir farklı Timur’unuz olabilir. Siz de ona can verin. Kan verin. Yazın. Farklı yorumlar zenginliktir. Aldırmamak gerek. Engel’in kahramanı Umay Ana’dır. Âdeta bir Hatun Dede Korkut. Bilinçli olarak seçtim ve öyküyü onun üzerinden anlattım. Umay Ana ile Fatıma Ana, yani Hz. Peygamberimizin (s.a.v) nurlu kızı ile râbıta kurarak… Engel’i bu yanıyla sorgulamak lâzım. Türk töresinde İslâm’ın akidesine giden bir sürekliliği gözlemleyerek. Fazla açmayayım. Bu yanını okuyucuya bırakayım. Roman biraz da düşündürmeli.

 

Timur’un ölüm anını çok etkili kaleme almışsınız. Ağzından tek bir kelime çıkıyor: “Hiç!” Bunu nasıl yorumlamalıyız?

Timur ne diyor? Aşkı aradım. Aşk bulamayan bir ‘hiç’tir. Boşuna yaşamıştır, yer kaplamıştır evrende. Fuzuli işgal!.. Bu dünyaya ‘aşk’ı bulmak için gelinir. Iskalamamalı insan. Buldun… Diyelim. Âkıbetin yine ‘hiç’tir. Sevdiğin uğruna kendini yok etmek. Fedâ etmek. Başka bir deyişle hayat hiç’ten hiç’edir! Enigması işin.

 


Özellikle son iki kitabınız Biat ve Engel çok sinematografik. Yazmaya başlarken, sinemaya ya da diziye uyarlamayı düşündünüz mü, ya da sonrasında böyle bir hayaliniz var mı mesela?

Keşke roman olarak kalmasa, dizi olsa, film olsa hikâyelerim. Ama yazarken yaşadığım için, dizi gibi geliyordu bana zaten. Kalp ekranında izliyor, deşifre edip, kâğıda geçiriyordum.

 

 

Bundan sonra romanla devam mı? Ne var planınızda?

Şimdi yine, parmaklarım karıncalanmakta… Biat’ın devamını düşlüyorum. Turgutca yine var. Ukbâdan seyredecek, Kılıç Ali’sini, Kara Kadısını, Deli Cafer’ini… Nasipse…

 

 

 

“Mânâsını kavramadan tasavvuf üzerine mânâsız laflar üretmemek lazımdır.”


Derviş Defterleri'ni uzun bir aradan sonra yeniden, güncelleştirerek yayınladınız. Hangi sebeplerden bu ihtiyaç doğdu ve yayınladınız?

 

Tasavvuf; sadece bir –af buyurunuz- ‘mübârekler kabristanı’ değildir. “Evliyâ menkıbeleridir,” geldigeçti. Günümüzde hikmeti yoktur, denemez. Tasavvuf, canlı bir bilimdir. Burada üstelik sadece ilmî vasfı için konuşuyorum. Başka bir deyişle tasavvuf insânî ve toplumsal bilimlere ilham veren disiplinler arası bir kültürel havza ya da öğretidir, hikmetler mecmuasıdır diyebiliriz. Yine tasavvuf, İslâmî bilimlere, hatta teolojiteosufi- metafizik bahislerine ufuklar açan bir “öz”dür. Bu ilimleri anlamlandıran bir çeşme… Tasavvuf, ayrıca günümüz insanına kaybettiği hikmeti, sevgiyi, insanlığı, vicdânı vd değerleri hatırlatan bir okumadır. “Kişisel gelişim” üstatlarının da üstadıdır vesselâm. Tasavvuf, ez cümle yaşar. Yaşatır. İhtiyaca binâen kalkındırır. Bu nedenlerle tasavvufu bilmek lazım. Ölmek için değil ‘olmak’ için! Ne var ki, üzücüdür. Tasavvuf zaman zaman mutasavvıfların kötü örneklemelerinden olsa gerektir eleştiriliyor. Sap ile samanın karıştırılmamasına inandığım, bunu da vefâ borcu olarak bildiğim için “Derviş Üçlemesi”ni yenileyerek okuyucunun huzuruna çıkardım. Meselem herkesin ‘sûfî’ olması değildir. Asla! Sûfîleri Hakk seçer, hakkedende halk eder. Misyonerlik yanlıştır. Tasvip etmediğim bir bakış açısı, davranış biçimidir. Mesele ‘dâvâ’ değil, ‘mânâ’dır. Mânâsını kavramadan tasavvuf üzerine mânâsız laflar üretmemek lazımdır. Bu benim bilimselliğe vurgumun ‘mim noktası’dır. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” Eşyanın – bu tasavvuf olsa da- hakîkatini araştırın bilin. Tartışın, lâkin edebiyle.

 

Geçmişte sûfîler öyle yapmışlardır. Birbirlerini kıyasıya tenkit ederlerdi; ancak adabıyla. Kaldı ki, ‘derviş üçlemesi’ bir sosyal bilimcinin bütüncül açıdan bir “modernleşme projesi” olarak tasavvufa bakış denemesidir. Öyle de kabul görmesi niyâzımdır.

 

 

Çok sahici ve samîmî bir dönüşüm hikâyesi anlatıyorsunuz Derviş Defterlerinde. Kitapları ilk başta yazmaya başlarken belli bir sırayla mı kurguladınız, yoksa her bir kitap kendi içinde bağımsız bir kurguyla mı inşa edildi?

Her ikisi de… Evet, her defter birbirinden bağımsızdır, bu bir. Ancak tertibi var. Önce Safâ, sonra Seyir ve onu da Semâ takip etmeli. Safâ’da sûfînin gözüyle şeriat; Seyir’de tarikat, Semâ’da ise hakîkat işlenir. Veya başka bir cihetten Safâ ilme’l-yakin; Seyir ayne’l-yakin; Semâ hakka’l-yakin duyguları uyandırmayı âmirdir. Hepsinin ortak paydası bu üçlemede Hz. Mevlânâ’nın dilinin kullanılmasıdır. Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerinin eserlerinin tümüne egemen olan sembolizm anlatımımıza zenginlik, derinlik ve büyülü bir üslûp katacaktı. Bu nedenle bu üçlemede Mürşid-i Kâmil’imiz Hüdaverdigar Hazretleridir. Onun eserleri taranmış, kavramsal olgular, dervişin yolculuğu sürecinde zuhûr eyledikçe işlenmiştir. Bu hâliyle beyit beyit değil, ıstılâhların izinde tasavvuf anlatılmaktadır.



Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Kulis Yazıları

 

 

 

 

İlk eseriniz Muhtelif Evhamlar Kitabı’ndaki öykülerin tadı damağımızda kalmıştı ve siz, araya beş yıl gibi uzun bir süre koydunuz. Şimdi Kum Tefrikaları çıkageldi. Geçen sürecin edebi kısmını kısaca anlatır mısınız, neler yaptınız?

 

 

 

 

Şermin Hanım, Deli Tarla’nın ortaya çıkışı, içindeki öyküleri bir araya getirme maceranızla başlayalım isterim…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Muhit Kitap nasıl doğdu?

 

Muhit Kitap’ın hem ihtiyaçtan hem de mesuliyet duygusundan doğduğunu söyleyebiliriz. Böylece Muhit dergisinin bir kardeşi dünyaya gelmiş oldu.

 

 

 

 

- Üretken bir yazarsın ama seyrek kitaplar yayınlıyorsun, neden?

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.