Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

''Ben Buradayım Sevgili Okuyucm, Sen Neredesin Acaba''

Oğuz Atay’ı ilk defa okuyan bir insanın karşılaşacağı şaşkınlığı kesinlikle “dolaysızlık” olarak açıklayabilirim. Atay, diğer yazarların aksine kahramanlarının arasına girip, oradan konuşmak ister. Siz de herhangi bir Atay metnini okurken, önünüzde tabaka tabaka açılan katmanlar arasında kendinize rastlarsınız. Çünkü metinler tıka basa “yarı aydın”la doludur. Atay’ın hiç çekinmeden kendini de kattığı bu aydın tiplemesi ise birtakım “kırık hayatlar”ın parodisi olsa da, hep “mutlu son”a doğru koşmak ister. Gide ede mutluluğu bulamasa da, sığındığı ironi limanı, hem kahramanları, hem de okuru rahatlatır. “Bat dünya, bat! Talih! İki gözün kör olsun piyango bileti sat” derken bile kederin konforlu alanını seçer Atay.

Hem Tutunamayanlar hem Tehlikeli Oyunlar hem de Korkuyu Beklerken evrensel olduğu kadar, aynı zamanda yereldir de. Kendisine önce evrensel bir okur seçmez Atay, Türk okurunu seçer; çünkü yazılanların hemen hepsi “Türkiye’nin ruhu”nu yansıtmaktadır. Bir tür “Türkiye tarihi acıları ansiklopedisi” gibidir. En büyük “tanık”tır Atay. Kendisini bu kaderden ayrı düşünemez. O yüzden hepimizin hikâyesidir bütün yazdıkları.
Bir tür var olma korkusu, yaşama ve kendi olma korkusu yaşasa da karakterleri, asla bu toplumun içinden konuşmaktan vazgeçmezler. Geleneği kopmamız gereken bir toplam olarak düşünmezler, geleceğe de şartsız koşulsuz iman etmezler. Dayanılmaz bir “şimdi”nin tam orta yerinde sıkışmışlardır. Biz okurlar, okumaya başladığımız ilk andan itibaren o sıkışmanın içinde buluruz kendimizi. Atay’ın bizi çağırdığı oyundan, yine onun kurguladığı çıkış yollarından birini seçerek çıkabiliriz. Turgut Özben’e bir tren istasyonunda rastlayabiliriz nitekim, şu hayat acemisi Selim Işık’la Dostoyevski’yi çekiştirebilir, gerçek hayattaki hiçbir albaya benzemeyen Hüsamettin Tambay’a Hikmet Benol’la konuk olabiliriz. Ki şunu çok iyi biliriz, bu hayat acemisi karakterler hiç ölmemeye yazgılı, yaşayan, kanlı canlı arkadaşlarımız gibidirler.

AHMET KEKEÇ’E VEDA

Sevgili Ahmet Kekeç ağabeyimizi 14 Kasım’da kaybettik. Her ölüm erkendir elbet, biliyoruz, öte yandan ölüm bir son değil, yeni bir doğumun muştusudur. Yine de çok üzgünüz. Her şeyin yarım kaldığı hissi, sevdiğimiz kişinin sesi, hayatımızda bıraktığı boşluk… Ahmet ağabey bütün bunların çok daha fazlasıydı. Ondan çok şey öğrendik, üzerimizdeki emeği büyük. Bu emeğin hakkını, yarım kalan külliyatı tamamlanmaya başladığında, onun hep istediği şekilde yapacağız. Yani Türk edebiyatının en önemli öykücülerinden ve romancılarından biri olan Ahmet Kekeç’i anlatacak şekilde. Okurlarının ve okurlarımızın başı sağolsun.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs’ın ünlü sözü geliyor: “Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır.” İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman.

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Yazının başlığı da methiye cephesini epeyce açığa çıkarıyor ama en sonda ulaşmam gereken yargıyı en başa taşıyarak atayım ilk adımı: Türkçe yazılan ya da Türkçeye çevrilen kalburüstü bütün tarihî romanları okuduğunu varsayan, kendisi de az çok ilgi görmüş hacimli üç örnekle bu alana katkıda bulunan biri olarak, bugüne dek Moğol Kurdu’ndan daha iyisine rastlamadım.

Editörden

Roman türü denilince aklıma hemen Lukacs’ın ünlü sözü geliyor: “Roman, tanrının bırakıp gittiği bir dünyanın destanıdır.” İlk büyük roman diyebileceğimiz Don Kişot da aslında Tanrı’nın olmadığı bir dünyanın romanıydı. Roman 18 ve 19. yüzyıllarda siyasi politik bir etki alanına sahipti. Bana kalsa siyasi politik etki alanından hiç vazgeçmedi roman.