Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


Aksu Bora ile söyleşi: "Normal algısı, Doğan görünümlü Şahin gibi"


AKSU BORA İLE SÖYLEŞİ

"Normal algısı, Doğan görünümlü Şahin gibi"

Hasan Cömert

"Biz”i en çok “normal” öldürüyor. Önyargıyla başlıyor, ayrımcılık, şiddet, ölüm diye devam ediyor. Hepsi normal ama! Sokağa çıkın, gazeteye, televizyona bakın, yaşanan her şey normal. Bir tek “farklı” olmak “normal” kabul edilemez. Dini sebepler, devlet ya da aile yapısı, ya da gündelik yaşam, alışkanlıklar vs fark etmiyor her yol kapalı. Modern dünyada bile yer yok farklı cinsel yönelimlere. Tek tip olsun, bizim olsun!

 

Homofobi-transfobi öyle bir şey ki, en özgürlükçü, ağzından adalet düşmeyen insanlarda bile her an karşınıza çıkabiliyor. Devlete bakarsak teşhis hazır; eşcinsellik bir hastalık zaten. Sokak desen farklı değil, çocukluktan beri alıştırılıyorsun bu dile, bakış açısına, küfürlerin en ünlülerini hatırlayalım yeter. Kamuoyu yoklaması için her daim en ateşli konulardan biri mesela. Cevapları hazır ve şaşırtması çok zor maalesef.  

 

Söz konusu cinsellik ve cinsiyet olunca insan hakları daha görünmez, adalet, özgürlük gibi kavramlar da daha anlamsız hale geliyor galiba. “Biz”i en çok “normal” öldürüyor derken mecazi değil, gerçek anlamı tercih etmemiz de o yüzden anlaşılır olsa gerek. Geçtiğimiz ay yine bir trans cinayeti işlendi, trans kadın Dora Özer evinde bıçaklanarak öldürüldü. Hikayeyi araladığınızda ülkenin tarihini/gerçeğini bulmak mümkün. 

 

Mevzu yerinde duruyor, sağlam ama hiç mi bir şey değişmiyor? Bu konuda –hatta birçok konuda– soru sormak için en doğru adreslerden birisiyle, akademisyen-yazar Aksu Bora’yla konuştuk. Ve, bir not olarak “normal” ve “farklı” kelimelerinin neye karşılık geldiğini bilmediğimi belirtmek isterim.

 

 

 

İllüstrasyon: Selçuk Ören

 

Newsweek'te yayımlanan ve Türkiye'de eşcinsellerin yaşadığı sorunları konu alan bir makalede, “Türkiye'de işlerin yavaş da olsa iyileşmeye başladığı” yazıyordu. Bu görüşe katılır mısınız? Böyle bir veri var mı bu yorumu yapmak için?

Tabii, bazı "işler" iyileşiyor. Yirmi yıl önce gazetelerde “g.tveren” gibi tabirler rahatlıkla kullanılabiliyordu; bugün "marjinal" filan türünden kibar ifadeler kullanmaları gerekiyor! Şaka bir yana, eşcinseller çok sağlam ve yaygın biçimde örgütleniyorlar, bunun da elbette sonuçları oluyor: Yasama faaliyetlerinde lobicilik yapmaktan medya izlemeye, insan hakları örgütlerinde güçlü biçimde yer almaya kadar pek çok şey yapıyorlar. Ben o "zihniyet dönüşümü" denen şeyden pek anlamam, yasal düzenlemeler, politik müdahaleler, müzakereler önemlidir; zihniyet öyle değişir ancak. Bir bakanın, "eşcinsellik hastalıktır," deyivermesi, nefret suçunun hukuken düzenlenmesiyle engellenebilir örneğin, zihniyet değişimi bekleyerek değil. 

Gördüğüm kadarıyla, eşcinsel örgütleri bunun gayet farkında olarak politikalar geliştiriyorlar, taleplerini doğru araçlarla iletmenin yollarını buluyorlar, uluslararası dayanışma ilişkileri kurup sürdürüyorlar... Cinayetler bitmedi ama her cinayet davası kalabalık gruplarla izleniyor, duyuluyor, görülüyor, protesto ediliyor. Evet, işler değişiyor...

 

Eşcinsellik söz konusu olduğunda önyargıları yıkmak ya da en azından aşındırmak ne kadar zor? Toplumdaki “normal” algısı nasıl değiştirilebilir sizce? 

Ben toplumdaki bu "normal" algısının bütünüyle riya olduğuna inanıyorum. Doğan görünümlü Şahin gibi, muhafazakar görünümlü şirazeden çıkmış! Bu görünüme öyle sıkı sıkıya sarılmanın nedeni de böyle bir şey sanıyorum. Önyargıdan çok kaybolma korkusu, açığa çıkma korkusu... Dolayısıyla değişmesi hem kolay, hem zor. Kolay, çünkü aslında herkes işin içinde; herhangi bir seks işçisiyle konuşun, anlatsın size! Zor, çünkü korku hem büyük hem de kendini ifade ettiği kanallar çok eskiden kazılmış, derin kanallar... Sadece eşcinsellikle ilgili değil, bütün "marjinaller" için geçerli bu dediğim; şu ya da bu biçimde. Hepimiz hem işin içindeyiz hem de mağdur. Belki buradan bir çıkış umudu bulunabilir.

 

 

 

 

Anayasanın farklılıkları, farklı cinsel yönelimleri koruduğunu düşünüyor musunuz?

Hayır, biliyorsunuz Anayasa’ya cinsel yönelim ibaresini ekletmek için az uğraşmadı LGBT örgütleri. Tıpkı kadınların cinsiyeti ekletmek için uğraştığı gibi. Biz bunu başarabildik, onlar henüz başaramadı. Anayasanın böyle parça parça tadilatı yerine müzakereyle oluşmuş demokratik bir anayasaya ihtiyacımız var, farklılıkların korunması ancak öyle mümkün olur.

 

Türkiye'de ayrımcılık ve hoşgörüsüzlüğün ötesinde kötü muamele, şiddet ve çok sayıda ölüm yaşanıyor. Devletin bu konuda yapılması gerekeni yaptığı söylenebilir mi?

Hayır. Devletin kendi yaptıklarını bir kenara koysak bile (ki niye koyacağız zaten), cinayetlerin kovuşturulmasında dahi korkunç bir ihmal ve canileri kollama var. Umut Göktuğ Söyler vakasını hatırlatıp geçelim buradan: Albay baba ve polis amca tarafından isteği dışında, bilinmeyen bir yere götürülüp alıkonan eşcinsel genç. Ne yaptı devlet onun için? Trans cinayetlerini, translara yönelik polis şiddetini, eşcinsel örgütlerine yönelik hukuksuz uygulamaları... Hangi birini sayayım?


Homofobiyle gündelik dilde de yoğun bir şekilde karşılaştığımız için soruyorum: Medya, diziler, filmler vb güçlü iletişim araçlarına da bir rol biçilmeli mi? 

 

Tabii. Eşcinsellerin cinsel yönelimlerini görmezden gelmeden ama sadece "eşcinsel temsilcisi" muamelesi de yapmadan popüler kültür ürünlerinde varolmaları çok önemli bir şey. Bir İstanbul Masalı isimli dizide kadınsı olmayan, komikleştirilmeyen, seks işçisi falan olmayan bir eşcinsel adam gördüğümüzde aklımız uçmuştu – nihayet, nihayet, nihayet! Kadın Çalışmaları programında ders verip eşcinselin travesti olduğunu sanan insan biliyorum, ne diyeyim daha? 

 

Son olarak Gezi Parkı Direnişi'nde “farklılıkların bir arada var olması” gerçeği sıkça gündeme geldi. Gökkuşağı bayrağı da Gezi Parkı'nda yükselen simgelerden biriydi. Gezi Parkı özelinde bu konuyu değerlendirebilir misiniz? Gezi'ye bakarak böyle bir “umut ışığı” görmek mümkün mü?

Yıllardır gördüğümüz en kalabalık ve renkli Onur Yürüyüşü'nün bu sene olması tesadüf değildi herhalde. Millet sokaklara dökülünce, oradan hiç hesapta olmayan sonuçlar da çıkar. Karşılaşmalar, duymalar, anlatmalar... Bunlar hafife alınacak şeyler değildir. Böyle böyle aslında hepimizin "farklı" (o ne demekse!) olduğunu görürüz bir gün bakarsınız. Devrim diye ona derim ben.

 

İllüstrasyon: Ekin Urcan




Toplam oy: 990

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.