Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


"Ali ile Ramazan" ekibiyle söyleşi: Amacımız "öğretmek" değil, hatırlatmak


Evet, elimizde bir roman var ama bunun çevresine ördüğümüz de başka bir anlatım biçimi ve hikâyelerle de var. Tiyatro fazlasıyla eklektik bir şey çünkü.

"Ali ile Ramazan" ekibiyle söyleşi: Amacımız "öğretmek" değil, hatırlatmak

SUZAN DEMİR

 

1990’larda İstanbul’da yaşanan bir "üçüncü sayfa hikayesi"ydi Ali ile Ramazan'ınki. Birbirlerine âşık olmuşlar, birilerinin ahlakına ters düşmüşler ve bu yüzden canlarından olmuşlardı.

 

Bir roman oldu Ali ve Ramazan daha sonra; ikilinin hikayesinden çok etkilenen Perihan Mağden, 2010 yılında Ali ve Ramazan'ın aşkını ve yaşadığı acıları Ali ile Ramazan adını verdiği bir romanda anlattı.


Ali ile Ramazan, şimdi ise tiyatro sahnesinde, bu akşam Garajistanbul'da ilk gösterimini yapıyor. Oyunun yönetmeni Onur Karaoğlu, hikayenin yalnızca Ali ve Ramazan'a ait olmadığını, kafamızı çevirdiğimiz her yerde benzer hikayelerle karşılaşabileceğimizi vurgularcasına, Ali ile Ramazan’ın hikayesinin peşinden giden ve benzeri bir var olma çabası veren Rüzgar'ı ve onu yaşadığı sancıları da eklemiş oyuna.


Onur Karaoğlu ve Ramazan karakterini canlandıran Fatih Gençkal’la Ali ile Ramazan'ı konuştuk, Ali ve Ramazan'ı...

 

 

 

 

 

Nasıl karar verdiniz Periha Mağden’in kitabını oyunlaştırmaya?


Onur Karaoğlu: Kitap Mağden’in 1992’de gazetelerde gördüğü, kesip sakladığı bir üçüncü sayfa haberinin hikayesi. Gerçeğe dayanan bir öykü. Ali ile Ramazan gerçekten yaşamış ve gayet acıklı bir şekilde ölmüşler. Ben 2011 yılında romanı okudum ve çok etkilendim. Bu iki karakterin gerçekten yaşamış olmasından ve bir zamanlar hayatlarımızın birbirine teğet geçtiğini hissettiğim için çok etkilendim. Bir yandan da tiyatroyla ilgilendiğim için bunun sahnede nasıl olacağını da merak ettim ve böylesi bir işe giriştim. Perihan Mağden’in romanı oyuna kaynaklık ediyor fakat oyunda günümüz etkileri de var. O romanın peşinden giden insanların hikayelerini de görüyoruz oyunda. 

 

 

Peki kitabın sahneye uyarlama süreci nasıldı?

Edebiyat da tiyatro da bambaşka şeyler aslında. İkisinin de çalışma mantığı bence başka. Romanın sonu bir trajediyle bitiyor. Ki roman aslında bir trajediden bahsediyor. Ama biz oyunu yaparken biraz da bu hikayeyi iyi olarak görüyoruz. Perihan Mağden tarafından bu iki kişinin bize hatırlatılmasını ve böylesi iki kişinin yaşamış olmasını trajik olarak işlemiyoruz. Tabii öte yandan onları oyunda kutsallaştırmıyoruz ya da içinde bulundukları gerçekliği insanların gözünün içine sokarak anlatmaya çalışmıyoruz. Yaptığımız iş tiyatro; tiyatronun belli bir estetik yapısı ve anlatımı var. Bu bağlamda Ali ile Ramazan hikayesi nasıl bir form alabilir, nerelere değebilir ve onunla ilişki kurma şekillerimiz daha başka nasıl olabilir üzerine kafa yoruyoruz. Evet, elimizde bir roman var ama bunun çevresine ördüğümüz de başka bir anlatım biçimi ve hikayeler de var. Tiyatro fazlasıyla eklektik bir şey çünkü. Tiyatroda bir etkinliğin parçalarını kurguda birleştirmeye çalışırken romanda bambaşka bir şey var. Roman daha çok sizin kafanızda canlandırdığınız şey oluyor. 

 

Öte yandan romanı sahne üzerinde de kullanıyorsunuz. Uyarlamadan öte, kitabın maddi varlığını da burada göstermiş oluyorsunuz. 

Evet, karakterlerin hepsi kitapla birebir ilişki kuruyor ve kitabı ellerine alıp okuyorlar da. Bir romanı sahneye uyarlamanın sonsuz yolu var. Kelime kelime de uyarlanabilirdi ama biz bunu tiyatronun farklı bir üslubunu kullanarak yapmak istedik. Hikayeye bağlıyız, evet, ama bunun hikaye olan kısmının günümüzle bağ kurabilmesini de istediğimiz için kitabın varlığını gösterme gereği hissettik...

 

Nedir romana ek olarak sahnelediğiniz günümüz hikayesi?

Bu roman yayımlandığında birçok kişi açısından sarsıcı bir yanı olmuştu. LGBT bireyler açısından, onların hayatına dair bu kadar net bir şekilde Türkiye’de bir roman yayımlanıyor ve bu bir yanıyla güç de veriyor insanlara. Bizim yaptığımız da birebir oyunu sahneye taşımak değil, bugün insanların neler yaşadığına dair, Ali ile Ramazan hikayesinin devamı niteliğinde görülebilecek bir şey yapmak oldu. Aslında tam bu da değil; işin merkezinde yine Ali ile Ramazan var. Ama ek olara şöyle ki; Rüzgar diye bir karakter de yer alıyor ve o da eşcinsel fakat annesine bunu söylemeden yaşıyor uzun bir süre. Ali ile Ramazan hikayesini okuyor ve aynı zamanda onların hayatını araştırıp bunun belgeselini yapıyor. Bu süreçte Rüzgar, Ali ile Ramazan’ın aşkından aldığı ilhamla hayatını değiştirmeye ve daha dürüst yaşamaya karar veriyor. Fakat Rüzgar da bir şekilde hayatını kaybediyor. Rüzgar’ın annesi, oğlunun ölümümden sonra bilgisayarında bu belgeseli buluyor ve bir şekilde Ali ile Ramazan’ın dünyasına giriyor. Çift taraflı hikayeler...

 

 

 

Eşcinsellik birçok yerde olduğu gibi Türkiye’de de hassas bir konu olarak duruyor karşımızda. Bu konuyu işlerken neleri göz önünde bulundurdunuz?  

Bu, içinde yaşadığımız dünyanın ve toplumun bir parçası ve bizler de bunu kaçınılmaz olarak izliyoruz. Yolunda gitmeyen bir şeyler var ve bununla ilgili bir şeyler yapma sorumluluğunu hissediyor insan. Her ne kadar yaşamış iki karakterin hikayeleri üzerinden, o iki kişiye karşı sorumluluk yerine getiriliyor olsa da bugün Türkiye’de LGBT bireylerin uğradığı ayrımcılık ve nefrete karşı bir duruş da var oyunda. Oyunu günümüze bağlayan sahnelerinde de aslında buna değiniliyor. Ama daha çok hikayeler ve kişiler üzerinden ilerleyen bir yapısı var. Daha günlük detaylar üzerinden bizim yaptığımız şey. Bizim amacımız, “Böylesi şeyler var aman bunlar kötüdür,  hadi gelin vazgeçelim” türünde didaktik çıkarsamalar yapıp "öğretmeyi" hedeflemekten ziyade, bu şartları ve var olan tabloyu hatırlatarak yüzleştirmek. Bu büyük bir problem ve evet bir anda buna yönelik büyük bir değişim yaratamayacağımızı biliyoruz ama bir araya gelmek ve bir arada yaşamayı öğrenmek gibi bir adım atmaya çabalıyoruz...

 

ROMAN BUZDAĞININ ÖTESİNİ DOLDURUYOR

 

 

Gerçek bir hikaye ve üstüne yazılmış bir roman ve yine bir tiyatro uyarlaması söz konusu. Karakteri ortaya çıkarırken sizin için bu nasıl bir çalışma oldu?

Fatih Gençkal: Üç tane katman var: Ali ile Ramazan diye gerçekten yaşamış iki insan var ve haklarında çok da bir şey bilmiyoruz. Sadece nasıl öldüklerini biliyoruz. Ali ve Ramazan'la ilgili bildiğimiz kesin bir şey var, nasıl öldükleri. Evet, Perihan Mağden bu hikayeyi romanlaştırdı ama bunların birebir yaşanıp yanmadığını bilmiyoruz. Hem Mağden’in kurgusu hem de bizim kurgumuz üzerinden gerçeklikle bir temasımız ve ilişki kurma çabamız var. Bizim için üç ayrı kaynak aslında... Kendi açımdan şöyle diyebilirim; ben Ramazan’ı canlandırıyorum ama ilk bakışta “Evet bu Ramazan’dır” demenin de ötesinde bir karakter yaratmaya çalışıyorum. Bir nevi farklı bir tercüme, yani benim Ramazan’la kurduğum ilişki üzerinden kurduğum bir şey bu. O karakteri canlandırırken aynı “onun gibi” olmak değil de kişinin bana ifade ettiği şeylerin toplamından, onu nasıl ortaya koyabilirim gibi bir düşünce daha çok. 

 

 

 

Bu katmana bir ek de siz yapmış oluyorsunuz yani. Peki, bu iyi bir şey mi bir oyuncu açısından?

Bu edebiyat uyarlamasının ya da hikayenin gerçekliğe değen yanını da alırsak bunu tiyatro metinlerinden daha avantajlı bir yanı da var. Tiyatrodaki metinde buzdağının ucunu görüyoruz ama roman bunun kalan kısmıyla ilgili boşluğu doldurmada yardımcı oluyor. Tabii oyuncu açısından da seyirciye buzdağının ardındakini hissettirebilmek önemli. Teknik anlamda oyunculuğun zaten böyle bir yanı da var, bunu hissettiremedin mi seyirciye bunun bir buzdağı olduğunu anlatamıyor ya da çok da ilginç bir şey gösteremiyorsun.

 

Roman bu anlamda güçlü bir kaynak konumuna geliyor.

Evet, aslında oyunda her sıkıştığımızda kutsal kitap gibi dönüp dönüp bakıyoruz.




Toplam oy: 932

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.