Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Berrin Karakaş: İnsanların canları sıkılıyor, her türlü hobiye rağbet bu yüzden


İTEF - İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali'nin üçüncü yılında, Sabit Fikir her hafta festivalin katılımcısı olan bir edebiyatçıyla söyleşi yayımlayamaya devam ediyor.  Bu haftaki söyleşimiz Berrin Karakaş ile…

 

 

İTEF - İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali'nin bu yılki festival teması "Şehir ve Yemek." Yemeklerin şehirlere özgü çağrışımları var. Örneğin Adana deyince zihnimizde hemen kebap belirir. Edebiyatçıların da şehirler üzerinde çağrışımları var. Yaşar Kemal deyince akla yine "Adana" geliyor mesela. Tekirdağ denilince "tekirdağ köftesi" ve Namık Kemal... İstanbul'un sizde bu türden bir çağrışımı var mı?


İstanbul acı bir kahvedir bazı sokakta, bazı sokakta kuytuya sığışmış karanlık bir Adana kebapçısı. Bazı yerde rakıdır, yanında lakerdadır. Bazı yerde akşam yemeği niyetine kuru ekmek yanına çökelek bile değildir. İstanbul saray yemekleridir de… Bu çağrışım bitmez. İstanbul, yemek ve edebiyat üçlemesine gelince, en güzeli meyhaneler ve ikinci yeniler bende. Yani, şair, rakısı ve muhabbet.



Beslenmek sadece ihtiyaç değil, bir zevktir de."Yemek bedenimizi, edebiyat ruhumuzu besler" diye kabul ediliyor. Sizin için dünyanın en besleyici şehri neresi?


Nerede yaşarsam orası. Şu an için İstanbul.



Edebiyatta da "Bir şeyin tadını almak için önce damak zevkine ihtiyaç vardır" diye bir deyiş var. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz? Edebiyatta damak zevki nasıl oluşur?


Okuyarak. Okuduğunu görerek, işiterek, içinden geçirerek… Uzun süren bu çıraklığa dayanma sabrı göstererek. Nurdan Gürbilek’ten ödünç, senden önceki o büyük yazarlarla bir evladın babasıyla hesaplaşması gibi hesaplaşarak. 




Edebiyat ve yemek yapmak; her ikisi de birer sanat. Bu iki sanat arasında bir benzerlik ya da ilişki kurulabilir mi?


Yemeği sanat olarak görenler için elbette kurulabilir ki, şiir gibi yemekler yapanlar, roman gibi şaraplar içenler var… Sanırım yeme içme kültürüyle hala böyle bir zevk geliştiremedim ben. Yemek yapmak en fazla roman kurmaya benzer sanırım. İkisinin de en basit haliyle bakarsan lezzet formülleri var.  




Klasik kabul edilen romanlara baktığımızda "yemek" unsurunun sadece "açgözlülük" ya da "kıtlık" gibi kavramları betimlemede bir araç olarak kullanıldığını, bunun dışında üzerine pek gidilmediğini görüyoruz. Güncel hayatta da yediklerimizden bahsedeceksek önce "Ayıptır söylemesi," diye lafa başlıyoruz. "Yemek" söylemesi, anlatması ayıp bir mevzu mu?


Olabilir. Keza yiyen var, yiyemeyen var. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir!” gibi güzel sözler var. Söz konusu edebiyatsa lakin, sofralar çok şey anlatırlar. Yusuf Atılgan’ın ‘Aylak Adam’ıyla söylersek “kimi pilavı patlıcanlı ister, kimi patlıcansız; kimi tuzlu, kimi tuzsuz; kimi erken yatmak ister, kimi geç; biri şarkı dinlerken öteki caz müziği ister” Proust’un “asil” sofralarından Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ında Kirkor’la “asilleşen” ‘Son Yemek’e hayatın bir parçası yemek, her haliyle edebiyatın da bir parçası.



Sizin edebiyat mutfağınızdaki vazgeçilmez malzemeleriniz neler?


Defter, kalem, bilgisayarım, edebiyat, insanlar ve felsefe. 



Son zamanlarda yemek kitaplarının basımında artış var. Paralel olarak rağbet de önceki yıllardan fazla. Bu konuda özellikle takip edilen yazarlar var. Siz bu artışı neye bağlıyorsunuz? Damak zevki mi gelişiyor? Sizin de takip ettiğiniz yemek kitabı yazarları var mı?


İnsanların canları sıkılıyor. Her türlü hobiye rağbet var bu yüzden. Benim özellikle takip ettiğim bir yemek yazarı yok. Bir tek annemi takip ediyorum. Çok güzel yemek yapar.


.
Bir kitap okuduktan sonra hayatımız değişebilir belki. Peki aynı etkiyi bir yemek yapabilir mi?


Sanmam ama Proust’un Madeline kurabiyesi misali, tatlar ve kokular hatıraları aralarlar. Çocukluğumda sokağımızdan geçen seyyar ekmekçilerin sattığı o minik ekmeklerin kokusunu seneler sonra bir fırının yanından geçerken almıştım da, yeniden çocuk olmuştum sanki. Beni şimdiye kadar en etkileyen bu oldu. Tam tersi sayılabilecek bir durumu, bir yemeğin hafızada anı değil tat bırakmasını da Londra’da bir lüküs butik hotel Halkin’in Tayland mutfağı restoranında, David Thompson’ın şefliğinde yediğim zencefilli, ananaslı ve daha bilmediğim bir dolu kokudan, baharattan, ottan yapılma o minik başlangıçlar hafızamda yer etmişlerdi.  Hatırladıkça, damağımı hala sarıyor bu tarifi zor tat.

 

Söyleşi: Fatma Kahraman

 

 

 


 

 

 

 

Berrin Karakaş kimdir?

 

 

<!--[if gte mso 9]> Normal 0 21 false false false MicrosoftInternetExplorer4 <![endif]--><!--[if gte mso 9]> <![endif]--><!--[if gte mso 10]> <! /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Table Normal"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin:0cm; mso-para-margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:10.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-ansi-language:#0400; mso-fareast-language:#0400; mso-bidi-language:#0400;} --> <!--[endif]-->

1975 yılında Konya’da doğan yazarın çocukluğu babasının memuriyeti sebebiyle Anadolu yollarında geçti. Aile 1982’de İstanbul’a geldi ve başladı “büyük şehir” serüveni. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Yavuz Özkan gibi değerli yönetmenler, Tuğrul Eryılmaz gibi değerli gazetecilerle birlikte çeşitli projelerde çalıştıktan sonra Londra’ya gitti. Fotoğraf, sinema, medya kursları derken iki sene sonra geri dönüp gazeteci olarak çalışmaya başladı. Üniversite döneminde çeşitli dergilerde öyküleri yayımlanan yazarın öykülerden oluşan ilk kitabı “Sidre” 2004 yılında ve “Tül” 2005 yılında, ilk romanı “Hayalhane” 2007 yılında, son romanı "Üç Noktalar Sarayı" ise 2010'da basıldı.





 




Toplam oy: 592

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Kulis

Yunus Emre Tozal: Chicago’nun kütüphaneleri

ŞahaneBirKitap

Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu’nun Türk Sanatında Hayvan Sembolizmi Ötüken Neşriyat tarafından yayımlanan 3. baskısıyla okurlarla buluştu. Bu baskıyı öncekilerinden ayıran en önemli fark, bu kez eserin iki cilt halinde ve genişletilmiş şekliyle yayınlanması. Uzun süre alanındaki tek kaynak olan bu kitap tartışmasız biçimde hâlâ alanındaki en önemli eser olma özelliğini koruyor.

 

Editörden

Yirminci yüzyıl ne çağıydı? Soğuk Savaş’ın mı çağıydı, aşırılıkların mı? Keşiflerin mi çağıydı; casusların, ajanların, bilmecelerin mi… 18. yüzyılın doğa bilimlerinin, 19. yüzyılın ise biyolojinin çağı olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Albert Camus, 20. yüzyılı korku çağı olarak nitelendiriyor. Doğrusu çok da haklı. Yirminci yüzyıldan miras kalan korkuyla her birimiz yüzleştik.