Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Bunge ile söyleşi: Duvara yazmanın siyaseti


"Duvara belli bir politik slogan bile yazılacak olsa, yazılacak yerden yazma şekline kadar şehri dinlemek veya şehrin dikte ettiklerine karşı koymak gerekiyor. Her şekilde şehirle yakın ilişkide olmak anlamına geliyor bu."

Bunge ile söyleşi: Duvara yazmanın siyaseti

 

Ayşe ÇAVDAR

 

Dosya sayfalarında değişen yazma alışkanlıkları konuşuluyor ya, burada da yazma hallerine edebiyat dışından alabildiğine politik bir ses verelim istedim. Çok okunan, okuyanı da tıpkı yazan gibi anonimleştiren, bu arada yazma eyleminin kendisini alabildiğine politikleştiren bir yazma haline, duvara yazma haline... Bana öyle geliyor ki, “Ali, Fatma’yı seviyor” yazıldığında bile, duvara yazmak siyasal bir eylem. Peki bu nasıl oluyor da oluyor? Amsterdam’da süren “Bungehuis işgali”nden bir duvar yazarıyla konuştuk. Kendisine bu röportajda Bunge diyeceğiz. Bungehuis ne mi? Amsterdam Üniversitesi’nin Beşeri Bilimler Binası… Ne zamandır, daha fazla özgürlük ve ticarileşmemiş eğitim hakkı talep eden öğrencilerin işgali altında. Bugün yarın bitecek bu işgal, ama akılda hep bir ihtimal olarak kalacak… 

 

Duvarlara yazı yazmak, üstelik bunu anonim kalarak yapmak neden bu kadar cazip geliyor şehirli rahatsıza?

 

Kamusal alanların gün geçtikçe daraldığı, tüketim odaklı şekillendirildiği, hareketlerimizin güvenlik ve ahlak adına olabildiğince kısıtlandığı şehirde duvarlar görece bir özgürlük alanı olarak beliriyor. Duvara derdini anlatmak, izini bırakmak, üstelik bunu da anonim yapmak, sokakta var olmanın ve başka insanlarla iletişime geçmenin yerleşik kodlarını yeniden tanımlamak, ipleri eline almak anlamına geliyor biraz da. Anonim kalmak kişiye bir yandan koruma sağlıyor, evet, ama diğer yandan da üretimin kolektif haline, kişinin ismi ile sınırlanmamış bağımsızlığına da işaret ediyor. Belki biraz da şehre hediye ediyor imgeyi, şehrin ve onu görenlerin kılıyor. 

 

Peki, neden aşağı yukarı bütün muktedirler duvarlara yazı yazılmasını engellemeye çalışıyor? 

 

Muktedirler şehri şehirde yaşayanlardan, kamusal alanı kamudan korumaya çabaladıkları için basıyorlar griyi duvar yazılarının üstüne. Ender ikonikleşen sokak sanatı işleri dışında, şehrin turistik değerine zarar vereceğinden, yoksulluğu görünür kılacağından, muhalif ses ve imgeleri ortaya saçacağından ve benzeri bir dizi nedenden dolayı korkutuyor duvar yazıları, sokağı düzenlemeye ve baskılamaya çalışan muktedirleri. Ama bir yandan da iktidarın veya reklamcıların da duvarı bir mecra olarak kullanmaya gayret ettiğini unutmamak gerek. Özellikle şirketlerin yasadışı olanı yasallaştırarak, muhalif olanı ehlileştirerek sokağı taklit ettiği, zaman zaman bunu yaparken sokak sanatçılarını da işin içine kattığı birçok örnekle karşılaştık yakın geçmişte. 

 

Duvarlar kalıcı da olsa, duvar yazıları bir şekilde geçici, bu geçicilik nasıl bir berekete, yani ne türden imkanlara tekabül ediyor? 

 

İster düzenli olarak “temizlendikleri,” ister doğal sebeplerden yok oldukları için duvar yazıları geçici olmaya mahkum. Ama dediğin gibi, iyi tarafından bakarsak, bu geçicilik duvarı bir yandan da dinamik bir alan kılıyor, duvarlarda sürdürülen muhabbeti çoğaltıyor. Bir yandan da, duvardaki izin şeyleşmesini, alınıp satılabilir hale gelmesini de engelliyor. Gerçi Banksy’nin işlerinin olduğu duvarların yerinden sökülüp satıldığı bir zamandayız, o yüzden genellemek çok da mümkün değil. 

 

 

Malum, İstanbul artık duvardan yana çok zengin, ama galiba o duvarlar üzerine yazılabilecek kadar cömert değil. Güvenlik açısından bakarsak, nelere dikkat etmesi gerekir bir yazıcının?

 

İstanbul’da, genelde yoksulun evini çevreleyen birçok duvar hızla yıkılırken daha yüksek ve daha ayırıcı başka duvarlar yükseliyor gerçekten de. Güvenliği aşmanın en iyi yöntemi -Gezi örneğinde olduğu gibi- şehir mekanını kendinin kılmak herhalde; o zaman duvarlar gazetenin, günlüğün, mizah dergisinin, politik manifestonun ve aşk mektubunun yerini alıyor zaten. Ama diğer bir yandan da, bir beyaz tahta kalemi taşıyarak asansörde, tuvalette yazı yazmak aslında hiç de zor değil. 

 

Başka bir sürü memlekette de gezdiğini biliyorum. Duvarlara yazılan yazılar, çizilen resimler açısından en verimli işleri hangi şehirlerin yazıcıları çıkartıyor? Bu konuda bir standart var mı? 

 

Birbirlerinin tag’lerinin üzerini tag’lemeyen grafiticiler gibi, görünür bir birbirini kollama hali ve bazen de birbirine cevap verme, anonim bir muhabbet sürdürme hali var duvar yazıcılarının arasında sanki. Bir yandan da, şehrin sunduğu malzemeleri kullanmak şehre karşı geliştirilen etik bir sorumluluk gibi, yarısı okunmayan tabelaları dönüştürmek, her köşeden bağıran reklamları “düzeltmek,” duvarda hali hazırda bulunan gedik, çatlak veya sözlerin üzerine inşa etmek, tüm bunlar şehirle girilen ilişkinin göstergeleri. Çoğu zaman şehir yönlendiriyor insanı. Yazılacak olan belli bir politik slogan bile olsa, yazılacak yerden yazma şekline kadar şehri dinlemek veya şehrin dikte ettiklerine karşı koymak gerekiyor, ama her şekilde şehirle yakın ilişkide olmak anlamına geliyor bu. Politik bir söz söyleme fırsatını, özellikle de böylesine baskılanmış bir ortamda, kaçırmak istememe hali var bir de, özellikle de dönüştürülmeyi bekleyen imgeler varsa: Duvarda “Tanrı Türk’ü Korusun” mu yazıyor, kim tutar onu “Tanrı Türk’ü Okusun”a çevirmekten?

 

 


 

 

* Görsel: Emre Karacan

 

 




Toplam oy: 849

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.