Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Cüneyt Cebenoyan ile söyleşi: "Sinema eleştirisi de edebiyat sayılabilir"


Bir sinema eleştirmenini normal koşullarda, vizyonda film izlemeye zorlasanız, bir süre sonra sinemadan soğuyabilir. "Sinema evde izlenir," diye bir slogan bile yaratabilir.

Cüneyt Cebenoyan ile söyleşi: "Sinema eleştirisi de edebiyat sayılabilir"

 

Ayşe ÇAVDAR

 

Matbaa icat edildiği zaman katipler ayaklanmışlardı. Kolay değil, ekmek paraları tehlikedeydi. Ama yenilik bir kere baş gösterdiğinde, onu derleyip toplayıp zihinlere gömmenin bir yolu yok. Katipler de teslim oldular. Sonra sinema icat edildi. Hareketli görüntülerle ilk kez karşılaşan insanların şaşkınlığını, heyecanını hayal edebiliyor musunuz? O ilk zamanlarda sinema pek çokları için okumadıkları kitaplardaki hayat bilgisini devşirmenin bir kaynağı oldu, hatta pek çokları için kitapların yerini aldı. Sonra televizyon çıktı meydana. O da değiştirdi bütün alışkanlıkları; kökten bir şekilde... Derken internet tam manasıyla altüst etti kültürel evreni: İçeriği sonsuzluğa genleştirirken, hareket alanımızı fiziksel olarak bilgisayar ve cep telefonu ekranıyla sınırlandırdı. Şimdi ise bütün bu formlar bir şekilde birbirlerinin içinde var oluyor. Sinema olmasaydı sinema eleştirisi diye bir şey de olamazdı. Mevzuyu Cüneyt Cebenoyan’a sorduk. O da kısa ve öz cevaplarla gidişatı özetledi bizim için.

 

Senden bu söyleşiyi isterken bana dedin ki, "Sinema izleyicisini en az tanıyan kişi sinema eleştirmenidir." Neden böyle? İzleyici, bir yazın türü olarak eleştirinin içinde gizli özne olarak bile yer almaz mı?

 

Eleştirmenler filmleri genelde kendileri için düzenlenen basın gösterimlerinde, diğer kültür/sanat yazarlarıyla birlikte izlerler. Bir de festivallerde film izlerler. Bu gösterimlerde antrakt yoktur, patlamış mısır yoktur, cep telefonuyla mesaj yazmak büyük ayıptır. Festival seyircileri de normal seyirciden farklıdır. Daha entelektüel bir seyircidir. Hiç olmazsa Antalya'nın "festival teyzeleri" adını taktığımız Cumhuriyet kadınları gibidirler. Onların da çok net bir dünya görüşü vardır. Ortalama seyirciyi temsil etmezler.

 

Normal insanlar gibi, sevgilileriyle bir akşam sinemaya gitmez sinema eleştirmenleri. Bir sinema eleştirmenini normal koşullarda, vizyonda film izlemeye zorlasanız, bir süre sonra sinemadan soğuyabilir. “Sinema evde izlenir,” diye bir slogan bile yaratabilir. Ama bizler sinemayı, sinema salonlarında sevdik. Patlamış mısırımızı yiyerek, açık hava sinemalarında sigaramızı tüttürüp çekirdeğimizi çitleyerek seyrederdik filmleri. Fakat zaman içinde değiştik. Film seyretmek bizim işimiz, başkalarının boş zaman eğlencesi.

 

Ama tabii ki genel izleyici hakkında fikrimiz var. Hem biz de izleyiciyiz. Her film seyircisine de bir rol biçer. Eleştirmen bu rolü de değerlendirir. Sanat filmi/ticari film ayrımındaki en temel nokta da zaten budur: Seyircinin nereye konduğu, ondan ne beklendiği...

 

Edebiyat eleştirisinin de edebiyat olduğunu söyler kimileri. Kimi eleştiri metni sahiden öyledir. Sinema eleştirisi metni nasıl bir yerde durmalı sence? Sen neye dikkat edersin yazarken?

 

Edebiyat eleştirisi edebiyat sayılabilir ama sinema eleştirisi kesinlikle sinema değildir. Sinema eleştirisi de edebiyat sayılabilir ama. Sinema eleştirisi yazarken galiba en çok kendi keyfime dikkat ediyorum. Yazı yazmayı angarya gibi hissettiğim anda duruyor ve hoşuma gidecek bir süreç haline getirmeye çalışıyorum. Başka hiçbir kuralım yok.

 

Gene de sorayım, sinema izleyicisi nasıl bir okurdur? Sence hangi tür sinema izleyicisi iyi bir okur da olabilir? Yoksa sinema izleyicisinin okumaya ihtiyacı yok mudur?

 

Sanırım sinema yazılarından daha genel bir okurluktan bahsediyorsun. Sinema izleyicisi eğer popüler sinemanın dışında yapılanları anlamak istiyorsa, okumak zorundadır. Yabancılaşma/özdeşleşme kavramlarını bilmeden kimin ne yaptığını anlamak ya da ifade etmek çok zordur. Bunlar da gündelik hayatın dilinin ötesinde kavramlar. Ya da psikanalizle hiç ilginiz yoksa birçok filmle daha yüzeysel bir ilişki kurmak durumunda kalabilirsiniz. Kısacası sinemaya sanat olarak yaklaşan biri zaten okuyordur da.

 

 

Edebiyattan sinemaya uyarlanmışları sormuyorum ama herhalde sinemanın kendine özgü bir "edebiyat"ı da vardır. Var mıdır? Bu"edebiyat" son yıllarda nasıl bir seyir izliyor? Mesela, dil ve etkileşim hali olarak sosyal medyadan, siyaset olarak dünyanın “Tahrirleşmesinden” etkileniyor mu?

 

Tahrirler sinemaya yansıyor, özellikle belgesellere. Ama sinema dili değişiyor mu, diye soruyorsan, çok net bir şey söylemek zor. Çabalar olduğunu duyuyor, henüz net bir şey söyleyemiyorum.

 

Dosyayla doğrudan bağ kuralım diye soruyorum: Sevdiğin edebiyat uyarlaması  film var mı?

 

En son Anna Karenina’yı epey sevdim. Bizim Büyük Çaresizliğimiz de iyi bir edebiyat uyarlamasıydı.

 

Edebiyat varken, sinema çıktı, edebiyat popülerliğini biraz yitirdi; sonra televizyon, sonra internet derken, sinema da eskisi kadar popüler değil sanki. Yanılıyor muyum, yoksa sinema da tıpkı edebiyatın kendisini bir şekilde uyarlaması gibi yeni ortamlara kendisini uyarlayabilecek esnekliğe sahip mi?

 

Sahip diye düşünüyorum ve bu konuda birçok adım atılıyor. Film seyretme ortamları değişirken, film seyretme deneyimi de değişiyor.

 

 

 


 

 

* Görsel: Yavuz Girgin




Toplam oy: 879

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.