Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Ferhat Uludere ile söyleşi: "Yazmayı öğrenmenin en iyi yolu yazmaktır"


Ferhat Uludere ile söyleşi: "Yazmayı öğrenmenin en iyi yolu yazmaktır"

 

Emre BAYIN

 

Her geçen gün yazılanı okuyucuya ulaştırmanın yeni bir yolu çıkıyor karşımıza. Önce bloglar sonra wattpad... Yazarlık yaygınlaştıkça yazarlık atölyelerine ve bölümlerine duyulan talep de artıyor. Kimileri bu şekilde yazar olunamayacağını savunurken, kimileri de bu kurumların faydalı olabileceğini düşünüyor. Müjdat Gezen Sanat Merkezi Yaratıcı Yazarlık Bölümü, bölüm başkanı Ferhat Uludere ile, bu bölümü, yaratıcı yazarlık atölyelerini, yazar olma sürecini, atölyelere dönük toplumsal algıyı ve beklentileri konuştuk…

 

 

Yazmanın öğrenildiği süreç hep yalnızlıkla beraber anılır: Önce çok okumak gerekir, sonra bir odaya kapanıp günlerce çalışmak. Yazarlık atölyeleri ya da bölümleri bu “yalnız” adayı alıyor ve bir sınıfa/dersliğe sokuyor galiba?

 

Yazmak ve yazarlık konusunda yarattığımız bir dizi efsanenin peşinde sürükleniyoruz hâlâ. Başta şunu söyleyeyim; yazmayı öğrenmenin en iyi yolu yazmaktır. Bu yazma işine yalnızlığı  sonradan ilave ediyoruz. Başta okur, yazarın "yalnız" olması gerektiğini düşünüyor. Yazmaktan başka iş yapmayan, karanlık, duman altı bir odada masasında kağıtların arasına gömülmüş bir halde fotoğraflıyor yazarı. Ne yazık ki bu fotoğraf yazarların da hoşuna gidiyor. Bakın yazar fotoğraflarının çoğunda benzer atmosferi görürsünüz. Böylece yazarı hayatın dışına çıkarıp onu farklı bir yerde algılıyoruz, algılamak istiyoruz... Oysa yazmak hayatın tam ortasında yapılan bir eylemdir, yazarın da hayatın merkezinde olması gerekir. Bu anlamda yazmak eylemini bir odaya hapsetmek en başında yapılan bir yanlış zaten. 

 

Yazarlık atölyelerine gelince... Bu atölyeler kişinin yaşamına müdahale etmiyor, sadece yol gösteriyor. Goethe'ye ithafen anlatılan bir hikaye vardır: Genç bir şair adayı yanına gelir ve "Şiir nasıl yazılır?" diye sorar. Goethe de "kalemle" diye yanıt verir. Çünkü yazı yazmanın bir matematiği vardır. Sistemli bir şekilde ilerlemelidir, tıpkı okumak gibi... Yazarlık atölyelerinde benzer amaç taşıyan insanlar bir araya geliyor ve yazmak üzerine birlikte düşünmeye başlıyorlar. Bunun da faydalı olduğunu düşünüyorum. 

 

Bölüm başkanlığını yürüttüğünüz Müjdat Gezen Sanat Merkezi Yaratıcı - Yazarlık Bölümü’nden mezun olan yazarlar var mı?

 

Öncelikle, okulun bünyesindeki Yaratıcı - Yazarlık Bölümü 90’lı yıllardan beri var. Bizden önce Tuncer Cücenoğlu, Kandemir Konduk gibi isimler bölüm başkanlığı yaptı. Hatta biz görevi Kandemir Hocadan aldık. Bu konservatuvar bünyesinde de bir ilkti; okulun tarihinde ilk kez bir bölüm, okuldan yetişmiş bir öğrenciye teslim edilmiş oldu. Yaratıcı - Yazarlık bölümünde eğitim alan başta ben ve yardımcım Göksel Bekmezci olmak üzere birçok arkadaşımız var. İlk olarak aklıma gelen Gül Ersoy, Tuğba Doğan, Nurgül Ulu edebiyat alanında çalışmalar yapıyorlar. Onun dışında Serdar Tanketin, Behice Özden, Verda Pars gibi arkadaşlarımız senaryolarıyla tanınıyor. Bazı arkadaşlarımız dergi ve gazetelerde yazıyor ve bazılarımız reklam alanında çalışmalar yapıyor. Bu arada bu yıl mezun olan Kuzey Kayahan Saran'ın ilk öykü kitabı yayımlandı. Kendisinin bölümde asistan olarak devam edeceğini düşünüyorum... 

 

Peki, sizin yazar olma süreciniz nasıl gelişti? Bir yol göstericinin eksikliğini hissettiniz mi? 

 

21 yaşına kadar Lüleburgaz'da yaşadım ve yazar olmaya da Lüleburgaz'da yaşarken karar vermiştim. Çok fazla kitap okuyor ve özellikle kendi çıkardığımız fanzinlerde müzik üzerine yazıyordum. Zamanla edebiyat, müziğe olan ilgimin önüne geçti ve yazdıklarım da müzik yazılarından öykü denemelerine doğru evrildi. Yazarken de, okurken de hiç yalnız değildim. Çevremde yazdıklarımı ve okuduklarımı paylaştığım birçok insan vardı ama hiçbiri "Şurada hata yapmışsın" diyecek kadar yazı yazmaya kafa yormamıştı. Böyle olunca da hatanızı el yordamıyla bulmak zorunda kalıyorsunuz. O yıllarda yazdıklarımı devasa romanlarla mukayese ederek hayal kırıklığına uğruyordum. En nihayetinde 1998 yılında kasabadan ayrılarak Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nin Yaratıcı - Yazarlık Bölümü sınavlarına girdim. O yıllarda 4 yıllık bir eğitimi vardı bölümün. 4 yıl boyunca yazdıklarımı Sevin Okyay, Sunay Akın, Emre Kongar, Tuncer Cücenoğlu, Güngör Dilmen ve adını sayamadığım birçok kişiye gösterme ve onların telkinlerini alma şansım oldu. Bu anlamda okul hem yol gösterici oldu hem de hedefe giden kestirme yolu bulmamı sağladı diyebilirim. 

 

Gerçekten bir yazar adayının böyle bir yol göstericiye ihtiyacı var mı? “Kendi başına” yazar olmuş birçok kişi varken, insanlar neden bir atölyeye katılmalı ya da yazarlık bölümlerini tercih etmeli sizce?

 

Öncelikle insanlar kendi başlarına yazar olurlar. Yazarlık atölyeleri insanlara sadece imkan ve bir arada düşünme fırsatı sunuyor, onları yazar yapmıyor. Yazar olmayı erken yaşta aklına koymuş insanlar bu atölyeleri tercih etmiyor zaten. Onlar kendi yollarını buluyor. Atölyeleri tercih edenler genelde mesleklerinden sıkılmış ve hayatlarında yeni bir alan açmaya çalışan orta sınıf... 

 

Konservatuvar programı hakkında bilgi isteyelim sizden biraz da… 

 

İnsanların MSM'ye gelmeleri için çok fazla sebebi olduğunu düşünüyorum. İlki, eğer sınavı geçerseniz, iki yıllık ücretsiz bir eğitim alıyorsunuz. Daha sonra alanında uzman birçok kişiyle tanışıyorsunuz. Öykü, oyun, senaryo ve reklam yazarlığı da dahil olmak üzere birçok konu da yaratıcılığınızı deneme fırsatı yakalıyorsunuz. Bunun yanı sıra felsefe, sanat tarihi, estetik, tiyatro ve sinema tarihi gibi birçok ders alıyorsunuz...

 

Konservatuvar programımız da şöyle: 30 yaşını aşmamış en az lise mezunu olan arkadaşlarımızın 30 Eylül'e kadar Ziverbey'deki Müjdat Gezen Sanat Merkezi'ne şahsen başvuru yapmaları gerekiyor. Başvuru yapan adaylarımız ardından 1 Ekim'de yapılacak olan iki aşamalı sınava girecekler. 1 Ekim'deki sınavı başarıyla geçen arkadaşlarımız 2 Ekim'de Göksel Bekmezci ile bir atölye çalışması yapacaklar. Bu çalışmanın ardından yapılacak mülakat sınavı ile okul bünyesinde eğitim almaya hak kazanacaklar. İlk sene genel kültür ağırlıklı bir ders programı onları bekliyor olacak. İkinci senede ise senaryo, oyun, öykü, reklam ve daha birçok alanda yazmak üzerine çalışmalar yapacaklar. Oyun yazan arkadaşlarımız oyunlarını sahneye taşıma şansı bulacak, senaryo yazan arkadaşlarımız kısa film çekmeye çalışacak... Diğer alanları tercih edenler ise okulun dergisi için çalışmalar yapabilecekler... 

 

İki yılın sonunda, katılımcıların iki yıl önceye göre nasıl bir aşama kaydetmiş olmalarını bekliyorsunuz?

 

Okula gelen herkesi iki yıl sonra yazar olarak mezun etmeyeceğiz elbette. Elimizde böyle bir sihirli değnek yok. Ama arkadaşlarımızı okula yazar olmaları için oraya alacağız. Bizim dönemin hocalarından Melisa Gürpınar'ın dediği gibi biz böyle yapsak bile doğal seleksiyonu engelleyemeyiz. Yazarlık zaman gerektiren bir iş. 2002 yılında mezun olan arkadaşlarımızın kitaplarının yeni yeni çıkmaya başladığını düşünürsek yolun uzun olduğunu biliyoruz. Biz onlara yardım edeceğiz... Kimin yazar olacağı kimin olmayacağı gelen öğrenciye bağlı, ama iki yıl içerisinde hem entelektüel anlamda hem de kişilik anlamında aynı yerde olmayacakları kesin.




Toplam oy: 704

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.