Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Hürrem Sönmez ile söyleşi: "Dilekçe hayat ile hukuk arasındaki köprüdür"


"Edebiyata düşkün olmak dilekçe yazarken dezavantaja dönüşebilir. 'Dilekçe yazarken edebiyat yapma!' avukatlara verilen ilk tavsiyedir. Öte yandan mesleki idealizminiz, adaleti tesis etme arzunuz edebi kaynaklardan beslenir. Edebiyat burada devreye girer işte."

Hürrem Sönmez ile söyleşi: "Dilekçe hayat ile hukuk arasındaki köprüdür"

 

Ayşe ÇAVDAR

 

Hukukun söz ve yazıyla nasıl kesiştiğine bakıp da, hepimizin korkulu rüyası dilekçelere değinmeden geçmek olmazdı. Güncel meselelere ilişkin etkili değerlendirmelerinden tanıdığımız Avukat Hürrem Sönmez’e dilekçenin ne işe yaradığını, nasıl yazıldığını sordum. Röportajın sonunda, adaletin temelinin dilekçe olduğunu düşünmeye başladım ve dilekçe yazma korkum yerini iyi dilekçe yazan insanlara yönelik bir hayranlığa bıraktı.

 

Mahkemeye dilekçe yazmanın, gündelik hayatla hukuk arasında bir tercüme faaliyeti olduğunu söyleyebilir miyiz?

 

Üç katmanlı bir süreç bu. Yaşanmış bir hadisenin hukuktaki karşılığını tespit ediyorsun. Sonra onu müvekkilinin menfaati doğrultusunda mahkemeye anlatmaya çalışıyorsun. Avukatlık budur zaten. Öte yandan bireysel değer yargıların ve bir dünya görüşün var. Bunlar birbiriyle örtüştüğünde hadiseleri anlatmak bizim açımızdan daha kolay. Ama bazen müvekkilin menfaati doğrultusunda, hukuken de doğru olan bir şey sana aykırı gelebiliyor. İkilemlere düşebilyorsun. Böyle bir durumda, mümkün olduğunca kendi ilkelerime çok da ters düşmeyecek yerlerden anlatmaya çalışıyorum. 

 

Hukuk dışında yararlandığın kaynaklar var mı dilekçe yazarken? Mesela edebiyat bu kaynaklardan biri mi? 

 

Edebiyata düşkün olmak dilekçe yazarken dezavantaja dönüşebiliyor. “Dilekçe yazarken edebiyat yapma!” avukatlara verilen ilk tavsiyedir. Öte yandan mesleki idealizminiz, adaleti tesis etme arzunuz edebi kaynaklardan beslenir elbette. Bence edebiyat burada devreye giriyor. Okuduğum kitaplar mesleğe bakışıma ve kişiliğime yön verir. Ama dilekçe yazarken edebiyattan beslendiğimi söyleyemem. 

 

Kısa anlatmak daha büyük yaratıcılık gerektiriyor genellikle, öyle değil mi? 

 

Sorunu teşhis etmek ve kısa, vurucu ifadeler bulmak, uzun uzun anlatmaktan çok daha zor evet. 

 

 

Bir hikayenin hukuktaki karşılığını aramaya hangi aşamada başlıyorsun? Olayla ilişkini nasıl sınırlıyorsun? 

 

Başlamıyoruz aslında, hikaye hukuktaki karşılığını hemen bulur. Bu mesleki deformasyon olabilir ama bir süre sonra avukatlarda şöyle bir şey gelişiyor: Bir arkadaşınla sohbet ederken bile, kafanın bir yanı, anlattığı hikayenin hukukta neye karşılık geldiğini gayriihtiyari buluyor. Aile içinde, miras ile ilgili bir sorun yaşanmış ve arkadaşın da bunu sohbet arasında anlatıyorsa, sen o anda bir yandan istemsizce izaleişüyu davası düşünebiliyorsun. 

 

İlişkiyi sınırlamakta zorlandığımız zamanlar da var tabii. Şiddet ya da istismar mağduru çocuklara, kadınlara ilişkin öyküler sarsıcı ve yıkıcı bir etki bırakıyor. Olayın etkisinden çıkıp ona hukuki bir mesele olarak bakmak zaman alabiliyor. Olayın sarsıcı etkisi yazdıklarını savunurken sana güç ve inanç verse de hukukun dili ve mantığı da devrede oluyor. Günlerce o olayla yatıp kalksan da mahkemeye dilekçe yazarken somut vakalardan ve mevzunun hukuki karşılığından hareket ediyorsun. 

 

“Sana gününü göstereceğim,” diyerek yazdığın dilekçeler oldu mu hiç?

 

Müvekkilinin haklı olduğuna inandığın, gerçekten mağdur olduğunu hissettiğin durumlarda, hele hele karşı taraf hukuki noktalarda açıklar da bıraktıysa, dilekçeyi daha büyük bir zevkle yazıyorsun. 

 

Tercüme benzetmesinden vazgeçtim, dilekçe gündelik hayatla adalet mekanizması arasındaki boşluğu dolduruyor desek olur mu? 

 

Her ikisi de doğru. Hem bir şeyi tercüme ediyorsun hem de ikili bir ilişki kuruyorsun. Adalete sığınan bir vatandaşın derdini mahkemeye en doğru şekilde izah etmenin yöntemini geliştiriyorsun. Çünkü gündelik hayatımızdaki her şey hukukun konusu. Bakkaldan ekmek almak da bir hukuki ilişki, bir alım-satım sözleşmesi yapıyorsun aslında. Hukuk hayat içinde karşılaştığımız hadiselerin toplamına tekabül ettiği için, dilekçenin boşluk doldurmaktan ziyade hem bir tercüme hem de bir köprü olma durumu var.

 

Dilekçe yazmanın en kolay yöntemi nedir?

 

Vakayı anlatarak başlamalı. Ne davası olursa olsun, önce olanları sıralar, sonra olayın hukuki karşılığına geçeriz. Kanun maddeleri bu noktada devreye girer. Sonuç kısmında da, mahkemeden ne talep ettiğimizi net olarak ortaya koyarız. Delilleri ve yasal dayanakları yazarız. Ben genelde birkaç gün kafamda o dilekçe ile yaşarım, kafamdakileri yazıya dökmek son aşamadır.

 

Hukuk tecrüben hukuk-dışı metinlerini ne kadar etkiliyor?

 

Yıllardır mahkemelere dert anlatan birisi olarak, derdimi nasıl izah edeceğimi, net olarak nasıl ortaya koyabileceğimi, dilekçe tecrübemden de beslenerek yapıyorum. Bazen edebiyattan uzaklaşarak daha somut ve kuru bir dile saptığım olabiliyor bu yan etki tabii. Bir de avukat olarak doğru ifade etmek zamanla bir takıntıya dönüşebiliyor. O takıntı bazen edebi ya da politik bir metin yazarken seni esir alabiliyor. O zaman tepki olarak daha kısa yazabileceğim şeyleri uzatmaya başlıyorum. Eksik bir şey bırakmamaya çalışıyorum. Avukat olarak kısa, net ve berrak yazmaya çalışırız ama aynı zamanda hiçbir şeyi eksik bırakmamaya uğraşırız. Güncel yazılarda bu çelişki ortaya çıkabiliyor bazen. Güzel yazmak, ama lafı çok uzatmamak; yazmak istediğini de okuru sıkmadan ama eksiksiz ve doğru anlatmak her zaman kolay olmayabiliyor.

 

Adalet mekanizmasıyla dil arasında nasıl bir ilişki var? Dil adaletin ne kadar parçası? 

 

Dil hayatın çok önemli bir parçası olduğu için doğal olarak adaletin de çok önemli bir parçası. Yazılı veya sözlü iletişimle kendini izah ediyor, mücadele ediyor ve bir sonuç bekliyorsun. Neyi, nasıl anlattığın hayati bir önem arz ediyor. Bazen bir cümleyi saatlerce düşündükten sonra yazarım. Ne diyerek, hâkimi daha çok etkileyip, onun adalet duygusuna daha çok hitap edebileceğimi tartarım. Hâkim ile aranda doğru iletişimin kurulması çok önemli. Karşındaki insanda, “Hakikaten olmaz böyle şey” tepkisini oluşturacak bir dil geliştirmen gerekiyor. Söz yoksa adalet de yok, söz bizim tek silahımız aslında. Yunus Emre’nin dediği gibi, “söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.”

 

 


 

 

* Görsel: Onur Aşkın

 




Toplam oy: 706

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.