Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Karataş Kardeşler ile söyleşi: Bir harikalar diyarı olarak taşra


"Biz köyde büyüdük. İstanbul'da büyüyen iki çocuk olsaydık çok tembel olacaktık eminim. Hayatımıza her gün bir şeyler katalım gibi bir derdimiz olmayacaktı. Çocukları da bizim gibi yaşamaya ikna etmeye çalışıyoruz. Meraklarını canlı tutuyoruz yalnızca."

Tamer ve Caner Karataş ile söyleşi: Bir harikalar diyarı olarak taşra

 

Ayşe ÇAVDAR

 

Tamer ve Caner Karataş ikiz kardeşler. Rize’nin Fındıklı ilçesinin Ihlamurlu köyünde gelmişler dünyaya. Ellerindeki tüm imkanları çocuklarını desteklemek için kullanan bir aileye sahip oldukları için şanslı buluyorlar kendilerini. Tiyatro eğitimi almışlar. Hayata Ankara ya da İstanbul’da devam etmeleri mümkünken, Fındıklı’ya dönmüşler. Buradaki Halk Eğitim Merkezi’nde çocuklara drama eğitimi veriyorlar. Mevzunun Alice Harikalar Diyarında ile ilişkisine gelince: Taner ve Caner’in yaptıkları şeyin burada yaşayan çocuklar için ne anlama geldiğini tahmin etmek zor değil. Hele son zamanlarda büyük şehirlerin nasıl da iç sıkan, yürek burkan yaşam alanlarına dönüştüğünü düşününce, taşranın harikalar diyarı olarak barındırdığı ihtimallere şöyle bir göz atalım istedim…

 

 

Ne yapıyorsunuz burada tam olarak? Neden burada kaldınız? 

 

Tamer: Tiyatro ile insanlar arasında bir köprü kurmaya çalışıyoruz. Hem kendimizi geliştiriyoruz hem de öğrendiğimiz yenilikleri burada deneme imkanı buluyoruz. Bakir bir bölgede olmanın avantajı şudur: İnsanlar sizi şaşkınlıkla izlerler. Dezavantajı da onlara anlatırken çekeceğiniz zorluktur. Size sürekli nereden, ne kadar para aldığınızı sorarlar. Kimse bir şeyi gönüllü olarak yapabileceğinize inanmaz. Ne çıkarınız bulunduğunu merak ederler. Yıllar önce bize, “Kim bilir nereden para alıyorsunuz, katılmam, izlemem,” diyen insan şimdi çocuğunu göndererek oyunculuk eğitimi aldırıyor. 

 

Caner: Asıl amacımız, aldığımız eğitimle bu bölgede bir şeyler yapabilmek. Deneme yanılmayla başladık. Şansımıza hep iyi insanlar çıktı karşımıza. Bizi burada tutan şey ailemiz aslında. Çünkü büyüklerimiz, büyük şehirlere taşınsalar da, büyük paralar kazansalar da hepsi buraya gömüldü. Huzur bulmak ya da hayata tekrar bağlanmak için döndükleri yer burası. Elimdeki imkanları hep burada deneyip burada yeşertmeye çalıştım bu yüzden. 

 

Çok fazla öğrenciniz var. Bu kadar çok ailenin çocuklarını oyuncu yapmak istediğine inanamıyorum. 

 

Caner: İnsanlar çocuklarını bize oyuncu olsunlar diye göndermiyorlar. Bizi uzaktan izliyor ve ne yaptığımızı merak ediyorlar. Tam olarak ne yaptığımızı bilmeseler de bizi seviyorlar. Çocuklarını da kişilikleri bize benzesin diye gönderiyorlar aslında. Bizim etrafımızla kurduğumuz ilişkiyi seviyorlar. Halk Eğitim Merkezi’ndeki bir odayı tiyatro salonu haline getirdik mesela. Bu tür şeyleri seviyorlar. Bunu bir veliden duydum: “Sizin gibi olsun çocuklarımız. Paraya aşık olmasın ama güzel şeyler de yapsın. Yaptığı her şeyde mutlaka bir güzellik olsun.” 

 

Peki ya çocuklar nasıl etkileniyorlar sizden? 

 

Tamer: Biz köyde büyüdük. Yaptığımız her şeyde iki temel gailemiz vardı: Ailemize nasıl katkıda bulunuruz ve kendimizi nasıl geliştiririz? İstanbul’da büyüyen iki çocuk olsaydık çok tembel olacaktık eminim. Hayatımıza her gün bir şeyler katalım gibi bir derdimiz olmayacaktı. Çocukları da bizim gibi yaşamaya ikna etmeye çalışıyoruz. Meraklarını canlı tutuyoruz yalnızca. Bir gün Charlie Chaplin’in kim olduğunu, bir gün oda tiyatrosunun ne demek olduğunu, başka bir gün okuduğumuz bir kitabı anlatıyoruz. Tiyatronun, müzikalin, dramanın, komedinin ne demek olduğunu anlattıkça yeni şeyler sormaya başladılar. Arkadaşlarına anlatıyorlar, başka kitaplar okuyorlar, okuduklarını bizimle tartışıyorlar... Artık onlara yetişemiyoruz. Aileler, “Çocuğum çok kitap okuyor, sizce bir zararı var mıdır,” diye sormaya başladı. Bu değişimi görmek hoşumuza gidiyor. 

 

 

Peki çocuklara nasıl ulaşıyorsunuz? Hiç kolay iş değil aslında. 

 

Tamer: İkimiz de animatörüz ve bu da çocuklara ulaşmakta büyük bir avantaj sağlıyor. Öyle ki, çocuklar bize “Öğretmenim” derken bile zorluk çekiyorlar, çünkü karşılarında öğretmen diye bildikleri insanlardan farklı iki insan var. Hem öğretmen, hem ağabey hem de animatör bağımız var çocuklarla. Öğretmen tarafımızı sevmiyorsa animatör tarafımızla iletişim kuruyor. 2,5 ay oldu drama atölyesine başlayalı. Aileler gerçekten drama eğitimi verip vermediğimizi merak ediyorlar. Diyorum ki, “Hâlâ dramaya geçemedik.” Çünkü çocukların bundan önce okuması, duyması gereken sesler, tanıması gereken insanlar var. Drama eğitimi o şeylerle temas etmeleri için bir araç aslında.

 

Çocukken en büyük hayalim şehre gitmekti çünkü köy sıkıcıydı. Şimdi de şehir sıkıcı ama sanki buralarda bir şeyler oluyor. İç sıkıntım tarafından yanıltılıyor muyum, yoksa gerçekten buralarda bir şeyler oluyor mu? 

 

Tamer: Büyük şehirlerde arkadaşlarımız “AVM’lerde tiyatro yapıyoruz, insanlar alışveriş çantalarıyla izlemeye geliyorlar, biz değiliz dertleri,” diyorlar. Yaptıkları şeyi hissedemiyorlar. Bizim burada böyle bir sorunumuz yok. Bunu biliyorlar ve şehirdeki arkadaşlarımız diyorlar ki, “Geleyim bana bir oda, bir de oynayabileceğim bir sahne bulun yeter.” Böyle şeyleri gördükçe buradaki hayatımız bizim için daha kıymetli hale geliyor. Çocuk tiyatrosu yapıyorsunuz, orada 300 kişiye oyun oynasanız ne manen ne madden doyarsınız, ama burada sizi izleyen 50 çocuğun suratındaki şaşkın ve gülümseyen ifadeyi görüyorsunuz ya, size yetiyor. Para da önemini kaybediyor. 

 

Caner: Orada işinizi yapacak yer bulamıyorsunuz, burada insanlar “Yeter ki böyle bir şey yapın,” diye bakıyorlar yüzünüze.

 

Tamer: O yüzden taşraya dönüş çoktan başladı. Burası da canlandı. Bir başka örnek vereyim. Biz Rize’deki Devlet Tiyatrosu’na oyun izlemeye gideriz. Her hafta aynı yüzleri görüyorduk eskiden. Bizim drama atölyesi başladığından beri aileler çocuklarını oyun izlemeye götürüyorlar. Çünkü bu eğitimi alan çocuklarının oyun da izlemesi gerektiğini düşünüyorlar. Bu çok mutluluk verici bir değişim mesela. 

 

Bir de sizin sirk mevzunuz var. O nedir? 

 

Tamer: Bizim yaptığımız şey animasyon, Batı’da kanto diyorlar buna. Bölgeye gelen sirkleri çok seviyoruz ama hayvanların kullanıldığı sirklere gitmiyoruz. Bölgeye gelen sirklerden bizi arıyorlar ve onlara katılmamızı istiyorlar. Biz de diyoruz ki hayvanları çalıştırıyorsanız biz yokuz. Aslında yaptığımız bütün işleri şöyle özetlemek mümkün: Biz ikiz kardeşleriz, Tamer ve Caner, çocukluğumuzda görmediğimiz şeyleri şimdiki çocuklara göstermeye çalışıyoruz. Bunu da tiyatroyla yapıyoruz. Bu kadar aslında. 

 

 

Caner: Bizim hayata bakış açımıza göre, yaşadığın yeri cennet yapmadığın sürece gittiğin her yer cehennemdir. Biz de bunun için uğraşıyoruz.

 

 


 

 

* Görsel: Erhan Cihangiroğlu

 

 




Toplam oy: 901

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.