Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi


Siyaset ne zaman halk adına yapılacak?


Gerçeklerden uzak bir tarih anlatıcılığı, bu toplumu sinirli bir ergen gibi davranmaya kalmaya mecbur bıraktı.

EDEBİYATDIŞI

HASAN CÖMERT

"Bir mezarlığın üzerine ev kuramazsınız," diyor Şebnem İşigüzel. Bu topraklar için durum özetle bu aslında, ama devletin hiç de umurunda olmadığını biliyoruz.

 

Yüzyıllık sorunlara yenilerini ekleyerek yaşıyoruz, devlet sağolsun! ‘’Devlet evimize, yatağımıza kadar girdi’’ klişesi çoktan eskidi bile. Her ay yeni meseleler kapıda, aslında her mesele aynı kapıya açılsa da... Yazar Şebnem İşigüzel ile hızına yetişemediğimiz gündemi konuştuk.


 

 

Sizin de çocuğunuz olduğu için, özellikle sormak istiyorum. Yeni eğitim politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

 

Devletin, bireyi doğrudan ilgilendiren bir konuda, kayıtsızca söz sahibi olması elbette dayatmadır. Eğitimde 66 ay meselesinde böyle bir durum söz konusu. Karar, toplumda tartışmaya açılmadan, bir anda alınıverdi. Siyaset ne zaman halk adına yapılacak merak ediyorum doğrusu. Çocukları zorla okula göndermek ciddi bir dayatma. Altyapı hazır olmadığı için ailelerin endişeleri olabilir. Bu aileleri doktor raporu peşinde koşma mecburiyetinde bırakmak, mutsuz edip açmaza sürüklemek; siyasetin ve devletin uyguladığı bir nevi psikolojik şiddet oluyor.


 

 

Bu politikaları muhafazakarlık çerçevesinde görmek yanlış veya eksik midir? Bu bağlamda bir toplum tasarımından bahsetmek abartılı mı olur?

 

 

Elbette bizler siyasette yaz-boz, deniyoruz-görüyoruz durumuna çok alışığız.
Hep halkın %50’si böyle istiyor, deniyor. Peki 'istemeyen' %50 niye dikkate alınmıyor? Ben, bu ülkede kız çocuklarının başörtüsüyle üniversiteye girememelerine de karşıydım. Bu, açıkça faşizmdi. Şimdiki kimi dayatmaların da bundan farkı yok. 'İntikam almak' çirkin ve uygunsuz bir tanım olacak, ama valla yerine koyacak başka bir söz de bulamıyorum: Sanki şimdi birileri intikam alıyor. Oysa, intikam siyaseti değil balkon siyaseti yapılmalı. Her kesimi kapsayacak kararlar ve uygulamalar gerekiyor. 

 

 

 

İktidarın sadece bir kesmi gözeterek karar aldığını düşünürsek, geri kalan kesimler için yaşam, ne kadar kolaydır artık?

 

Balkon siyaseti istiyoruz, diyerek aslında hepimizi kucaklayacak; kimseyi dışlamayacak, ülkeyi Avrupa Birliği'ne entegre edecek siyaseti kodlamış oldum. Endişeli bir ruh hali rahatsızlık vericidir. Kimse mutlu olamaz. Askere oğlunu gönder ölsün, çocuğunu okula göndermemek için binbir yola başvur… Eh böyle de yaşanmaz ki! Biz ve onlar diye bölünmek hepimizi mutsuz etti. Katı bir muhafazakarlık, kimilerinin gelecek diye saçma biçimde korktuğu İslami rejimden kat be kat kötü. Çünkü birisi öldürüyor, öteki süründürüyor. Hepimizin karşı durması gereken, işte bu muhafazakarlık. Muhafazakarlık, edebiyatı da sanatı da komaya sokar.

 

 

 


 

 

BİR MEZARLIĞIN ÜSTÜNE EV KURAMAZSINIZ

 

 

Sanatta, kültür politikalarında ve sokakta bu politik kararların etkisini ve baskısını ne kadar görüyorsunuz?

 

 

Elbette diğer yaptırımlara da canım sıkılıyor, dert ediyorum. Ama çevre geri dönüşü olmayan bir durum. Uzun vadede, özellikle çevreyle ilgili ciddi sorunların yaşanacağını düşünüyorum. Her gelen kendi İstanbul’unu yaratıyor. Oysa bu kent bütün bu iktidarlardan önce de vardı. Koruma adı altında yapılabilecekleri bilmiyoruz. Herkes kendi görüşünü ve kendi estetiğini dayatıyor.

 

 

Uludere katliamından Malatya’da Alevi ailelere linç girişimine kadar sayısız üzücü gelişmeye şahit olduk yakın dönemde. Tüm politikaların ötesinde, bu öfke halinin asıl sebebi; bu ülkenin hamurunda ‘nefret’ olması mı, yoksa devlet nezdinde de bunun karşılığının olması (yani caydırıcı yasaların olmaması) mı?

 

 

Çok doğru ifade ettiniz. Nefret, bir toplumu soluksuz bırakır. Bizi bıraktı işte. Farklı olana yaşama şansı vermeyen bir toplum yaratıldı. Ve en kötüsü bu toplumun 'vicdan' gibi bir sorunu var. Devlet şimdi yetiştirdiği bu kötü çocuğu, arkasına yaslanmış gururla seyrediyor.

 

 

 

Sizce bu linç kültürü tarihi bir miras mı? Asla bitmeyen sorunlarla yaşıyoruz çünkü...

 

 

Bir mezarlığın üzerine ev kuramazsınız. Bir mezarlığı ekip biçmek için önce kemikleri saygıyla topraktan çıkarıp, utançlarımızla yüzleşmemiz gerekiyordu. Devlet ve toplum bunu yapamadı. Yalanlar tarihine sarılıp, içindeki nefreti cilaladı. Ne yazık ki Türkiye toplumu hiçbir zaman sorunlarını çözebilecek kadar olgunlaşamadı. Darbeler ve gerçekle ilgisiz bir tarih anlatıcılığı, bu toplumu hep sinirli bir ergen gibi davranmaya mecbur bıraktı. Önce toplum olgunlaşmalı ki, bu devleti ve bu topraklarda yapılan siyaseti yerle bir edebilsin. Yoksa sorunlar hep aynı kalır.




Toplam oy: 1492

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.