Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

			

Üye Eleştirileri


Üye Eleştirileri

Anı havasında bir kitap.

Muazzez İlmiye Çığ
Kaynak Yayıncılık

Kitabı uzun zamandır alıp okumak istiyordum. Muazzez İlmiye Çığ hakkında da yazıları ve çalışmaları ile ilgili olarak pek çok yerden bir çok şey öğrenmiştim. Bu durum merakımı daha da arttırdığı için kitabı kapıma geldiği gün bitirdim. Zaten öyle çok uzun bir kitap da değil.

Öncelikle kitabın yazım dilini ya da daha doğru tabir ile üslubunu ele alırsak benim gibi araştırma kitaplarına alışık olanların yadırgayacağı daha çok bir anı, günlük yahut deneme diyebileceğim bir tatta.

Kitap boyunca bu böyledir, şu şöyledir... gibisinden pek çok ahkam kesildiğinden yer yer sıkıldığımı da itiraf etmeliyim. Bu bir yerde sanırım yazarın bahsi geçen Sümer Tarihi konusundaki dünyadaki sayılı uzmanlardan olmasından kaynaklanan bir durum. Ama açıkcası daha tarafsız bir dil ile yazılmış olmasını tercih ederdim.
İkinci olarak kitabın konusundan ve anlatılanlardan bahsedecek olursak günümüzdeki en büyük 3 din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet arasındaki benzerliklerin, ortak noktaların ve bunların milattan öncesine dayanan bir uygarlık olan Sümerler ve onların mirasını alan ve paylaşan onlarla yaşamış veya sonradan gelen uygarlıkların ortak inanışları ile ne kadar çok konuda benzediği ve tarih boyunca nasıl bir değişime uğradığı ya da uğratıldığına ilişkin bir takım tarihi bilgi ve belgeler sunularak çıkarımlar yapılmakta. En basit haliyle söylecek olursak bahsettiğimiz dinlerin Sümer inanışının tek tanrılı hale getirilmesi sonucu önce Yahudilik, sonra Hıristiyanlık ve en sonra da İslamiyetin temellerini oluşturduğundan bahsedilmekte.

Ben İslam dinine inanan ancak doğası gereği meraklı bir kimse olarak açıkcası kitapta anlatılanlardan keyif aldım. Ama her ne kadar kitapta anlatılanları temelde beğenmiş olsamda yer yer yukarıda bahsettiğim sübjektif anlatım dilinden ve yazarın kullandığı bazı cümlelerden de açıkcası rahatsız olduğumu belirtmek zorundayım.

Ayrıca kitap içinde verilenlere bakıldığında aslında bir yerde amacı Yahudilik dinini meşrulaştırmak olan Zecharia Sitchin'in "Cosmic Code" isimli kitabında bahsettiklerinden ya da diğer yabancı yazarların Sümer inanç ve toplum sistemine ilişkin yazdıklarından çok daha az ve bu kitaplarda anlatılanlardan daha geçerli çıkartımlar da göremedim.
Sonuç olarak kişisel çıkartımların yanında sunulan bilimsel bulgulardan öteye gidemiş bir kitap ve Anadolu'da yaşamış bu uygarlığa bunca yılını veren bir uzmandan daha detaylı ve derli toplu bir kitap beklerdim.

Kişisel görüşüm bilim insanının (aslında her kim olursa olsun) neyi savunursa savunsun insanların görüş, düşünce ve inanışlarına saygılı olması ve kendi görüşlerini, bulgularını ya da çıkartımlarını bu insanlara tek doğru gibi göstermek çabasından uzak durması gerektiğini düşünüyorum ki bu kitapta yazar bunu başarmaktan çok ama çok uzak olduğunu göstermiş.

Sonuçta anlatılanlar bakımından konuya yabancı insanlar için değişik ve dilinden rahatsız olmayanlar için de kolayca okunup bitirilebilecek bir kitap.

Fakat benim görüşümce yetersiz, tarafsızlıktan uzak, yalnızca bir uzmanın anıları diye nitelenebilecek bir kitap. Karar sizin.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Üye Eleştirileri Yazıları

Roman hakkında bir şeyler yazmak gerektiğinde “bizde” izlenen usul, çoğunlukla yazarın dünyası ve kendisi hakkında oluşmuş genel kanaat üzerinde kanat çırpmayı gerektirmeyen bir uçuşla yazarla (ya da politik olarak mahkum edilmiş bir yazarsa “çoğunlukla”) aynı gökyüzünü paylaştığı izlenimi veren satırlar arasında süzülmektir. Ne de olsa böyle bir usulde romanı okumak da gerekmez.

Kitabın ismindeki aşkı görünce hem ilgimi çekmiş hem de romantik bir şeyler okuyacağımı düşünmüştüm. Ama kitabı okumaya başlayınca hiç de öyle olmadığını görüp, bir günde okuyup bitirdim. Çok az kitapta yaşadığım o nefessiz kalmayı yaşadım. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza´sında ki çarpıcılığı hissettim. Tam evet tam bir aşk romanı! Aşkı en çarpıcı ve vurucu biçimde anlatmış.

Felsefe devrimsel değil birikimsel bir süreçtir ancak bu birikimli yapının bazı devrimcileri vardır. Marquis de Sade işte bu devrimci filozoflardan biridir, hatta en başta gelenlerindendir, çünkü de Sade dokunulması en güç şeye dokunmuştur, en büyük tabuyu devirmiştir.

'Hatıra' sözcüğü hep tek yumurta ikizi 'Hüzün'le gelir insanın aklına. Öyle ki, ne kadar hoş, ne kadar eğlenceli anlarınızı hatrınıza getirirseniz getirin, attığınız en şiddetli kahkahaların ardından çöküverir o hüzün üzerinize. Bir daha o günlere dönemeyecek olmanın hüznü. 'İstanbul Hatırası' da tam böyle bir kitap.

Christopher Priest’ın bol ödüllü fakat ülkemizde ancak film uyarlaması ile adını duyurabilmiş ve hala daha pek de okunmamış romanı bizi eğlencenin kanlı canlı olduğu zamanlara götürüyor.

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.