Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

			

Üye Eleştirileri


Üye Eleştirileri

SAHİLDE AŞK BAŞKADIR

Ian McEwan
Turkuvaz Kitap

Ian McEwan günümüz İngiliz yazarlarının en duyarlılarından ve her ne kadar kendisi kabul etmese bile ne yaptığını en iyi bilenlerindendir. Demeçlerinde bu ne yaptığını bilememe pozları, çoğu kez bana güzel olduklarının bilincinde olup da sanki öyle değilmiş gibi davranarak etrafa kıs kıs gülen kadınları hatırlatır.

McEwan'ın romanları ülkemizde maalesef hak ettiği ilgiyi görememişti. İlk bölümü tam bir edebi şölen olan ve yazarına yeni bir Booker adaylığı getiren Kefaret romanının sinemaya uyarlanmasıyla ülkemizde de McEwan’ın romanlarına ilgi arttı. Geçen sene yayımlanan ve bir günü anlatan Cumartesi romanında yazar 11 Eylül olayına farklı bir açıdan yaklaşmıştı. Sadece ortaya çıkan metin değil, metnin yazılma serüveni de çok ilgi uyandırmıştı.

Bir geceyi anlatan son romanı Sahilde ise klasik bir McEwan romanı. Yazar bizi 1962 yazına, genç bir çiftin evlendikleri geceye götürüyor. Çiftin yaşayacağı trajedi daha ilk satırda okuyucuya bildiriliyor. Ya da bir anlamda okuyucuya yeni bir Ian McEwan romanı okuduğu hatırlatılıyor. “Gençtiler, eğitimliydiler ve o geceye, düğün gecelerine kadar ikisi de kimseyle yatmamışlardıÿ; cinsel sorunlar üzerinde konuşmanın neredeyse olanaksız olduğu bir çağda yaşıyorlardı” 

Kabul edelim, acımasız bir başlangıç. Bu cümleyle romana giren okuyucunun kendini kurtarması zor artık. Yapılacak tek şey yazarın olmayan merhametine sığınmak ve elde nelerin olduğuna bakmak.

    Elde olanlar:
1. Genç bir kadınla, genç bir erkek.
2. Çiftimiz döneme göre uzun sayılan bir tanışıklığın ardından çok isteyerek evlenmişler.
3. Güzel bir sahile bakan bir balayı süitindeler.
4. Kuramsal olarak her şeyi yapabilirler.

Son derece vaatkar bir denklem. Ama McEwan kendisinden bekleneni yapıp, değişik bir çözüm getiriyor.

Edward ve Florence’ın evliliğe uzanan aşkı dışarıdan bakıldığında gıpta edilecek cinstendir. Ama ertelenen sorunlardan ve içlerini kemiren kuşkulardan evlilik gecelerinde, Chesil sahilindeki bir otel odasında artık daha fazla kaçamazlar. Edward’ın, geçiş sancılarının iyice çekilmez kıldığı dönemin püriten ahlak anlayışından kaynaklanan kösnül açlığı ve basit bir performansa indirgediği cinsellik, Florence’ın ilk geceye ve cinselliğe dair, metaforlarla altı durmadan beslenen bir ateşi andıran ve salt fiziksel tiksintiden daha büyük, daha derin olduğunu bildiği korkusu geceyi iyice uzatır. Bir de bunlara geçmişin hayaletleri eklenince önce balayı odası, sonra iki kişilik küçük yatak giderek kalabalıklaşır. Başlarda iki taraf da kendilerini suçlar. (Her iyi âşık gibi.) Sonra yargılar giderek daha da acımasızlaşır. Suçlu elbette karşıdakidir. (Her normal insan gibi.) Ortada anlaşılmaz bir oyun vardır artık ve iki taraf da dürüstlüğün karşıdakini üzeceğine inandığı için oynanan oyun her geçen dakika masumiyetini biraz daha yitirir.

Bizlerse okuyucu olarak, genç çifti bekleyen trajediyi sezdiğimiz ve onlar için üzülmeye çoktan başladığımız halde delice bir iştahla okumaya devam ederiz. Bir anlamda, okumanın verdiği hazzı, çiftin mutluluğuna tercih ederiz. Evet, onlar adına çok üzülürüz, tatlı tatlı anlaşmak varken nereden çıkmıştır bu sorunlar, oysa ne kadar da gençtirler... Ama her “masum okuyucu” gibi iyi bir roman okuduğumuz için başlarına gelen felaketten de benzersiz bir haz alırız. Romanı bitirip, yazarın merhametsizliğinin okuyucunun merhametsizliğine karıştığını anlayınca da, kendimizi suçlamayı bir kenara bırakıp, McEwan’a bir kez daha şapka çıkarırız.

Fonda derin değişimlerin ve çalkantıların yaşandığı 60 yılları anlatan bu küçük roman, genç bir çiftin arasındaki ilişkiye odaklanarak Batılı okura yer yer nostaljik bir tebessüm yaşatırken, Doğulu okura ise bugünüyle ilgili çok şey söylemekte.

Rahatlıkla denilebilir ki, Sahilde romanı yazarın en sarsıcı, en zarif, en yoğun romanlarından biri.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Üye Eleştirileri Yazıları

Roman hakkında bir şeyler yazmak gerektiğinde “bizde” izlenen usul, çoğunlukla yazarın dünyası ve kendisi hakkında oluşmuş genel kanaat üzerinde kanat çırpmayı gerektirmeyen bir uçuşla yazarla (ya da politik olarak mahkum edilmiş bir yazarsa “çoğunlukla”) aynı gökyüzünü paylaştığı izlenimi veren satırlar arasında süzülmektir. Ne de olsa böyle bir usulde romanı okumak da gerekmez.

Kitabın ismindeki aşkı görünce hem ilgimi çekmiş hem de romantik bir şeyler okuyacağımı düşünmüştüm. Ama kitabı okumaya başlayınca hiç de öyle olmadığını görüp, bir günde okuyup bitirdim. Çok az kitapta yaşadığım o nefessiz kalmayı yaşadım. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza´sında ki çarpıcılığı hissettim. Tam evet tam bir aşk romanı! Aşkı en çarpıcı ve vurucu biçimde anlatmış.

Felsefe devrimsel değil birikimsel bir süreçtir ancak bu birikimli yapının bazı devrimcileri vardır. Marquis de Sade işte bu devrimci filozoflardan biridir, hatta en başta gelenlerindendir, çünkü de Sade dokunulması en güç şeye dokunmuştur, en büyük tabuyu devirmiştir.

'Hatıra' sözcüğü hep tek yumurta ikizi 'Hüzün'le gelir insanın aklına. Öyle ki, ne kadar hoş, ne kadar eğlenceli anlarınızı hatrınıza getirirseniz getirin, attığınız en şiddetli kahkahaların ardından çöküverir o hüzün üzerinize. Bir daha o günlere dönemeyecek olmanın hüznü. 'İstanbul Hatırası' da tam böyle bir kitap.

Christopher Priest’ın bol ödüllü fakat ülkemizde ancak film uyarlaması ile adını duyurabilmiş ve hala daha pek de okunmamış romanı bizi eğlencenin kanlı canlı olduğu zamanlara götürüyor.

Kulis

(Ahmet Edip Başaran) Şiirin Söz Hakkı

ŞahaneBirKitap

Tam bir İstanbul çocuğu olan, Alaattin Karaca’nın tanımlamasıyla “üstünde başında, sesinde soluğunda ‘eski bir İstanbul’dan rayihalar taşıyan” yazar Cem Sancar 82 denemeden oluşan yeni kitabı “Her İnsan Bir Ayet’te çocukluğunun İstanbul’unu, şehrin sokaklarını, lezzetlerini, mevsimlerini insanlarını kendine özgü muzip diliyle anlatıyor.

Editörden

Çocukken, Karadeniz’in insana sanki bir asır sürecek kadar uzun gelen ve kesilmeden yağan yağmurlarını izler, can sıkıntısından kurtulmak için kitaplara kaçardım. Yağmur yağdıkça, üzerime hikâyeler de yağardı aslında. Sahi, neye, neyimize yarardı hikâyeler.