Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

			

Kulis


Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”




Toplam oy: 2
Milenko Yergoviç’in öykülerinin bir araya getirildiği Saraybosna Marlborosu kitabıyla dikkatleri çeken Kutu Yayınları çok genç bir yayınevi. Kendisini “sosyal bir girişimci” olarak tanımlayan Alparslan Demir tarafından kurulan yayınevi, edebiyat kanonuna dâhil olamamış ama yazdıklarıyla her zaman belli bir niteliği yakalama potansiyeli olan yazarlara şans veriyor.

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

 
Geçen yıl bir kitap hazırlamak istedim, yazarı ve içeriği mühim değil. İlişkilerimiz olan bir yayıncıya gittim, meseleyi anlattım. Ancak ne yazık ki olmadı. Sektörün içine girdikçe gördüğüm, kalıplaşmış tuhaf “standart”lar beni bir karar almaya zorladı. Yayıncılık da kolay değildi fakat tam da o dönem babamın 80’lerde askeri öğrenciyken kurduğu yayınevi hikâyesini yeniden hatırladım. Hemen sevgili kardeşim ve editörümüz Ali Oktay Özbayrak’ı aradım, “yayınevi kuruyoruz” dedim. Kutlu olsun dedi. Böyle gelmişse de böyle gitmesin motivasyonuyla merhaba dedi Kutu.

 

 

Yayın sektörünün içinden biri misiniz? Biraz kendinizden bahseder misiniz?

 
Ben bir sosyal girişimciyim. Yani yaptığım bütün işlerin sosyal fayda yaratmasını amaçlayarak yapıyorum. Bu nedenle daha önce okur tarafından da takdir gören Biryudumkitap ve Bir Kutu Kitap adlı iki girişim hayata geçirdim. Girişimcilik öncesinde profesyonel hayatımda da sektöre uzak değilim ama işin mutfağından daha çok teknoloji ve pazarlama alanlarında çalıştım. Sektörün içinden fakat yayıncılığın dışından biriydim diyebilirim. Yayınevinin kurucusu olmakla birlikte İngilizce, Almanca ve Sırp-Hırvat-Boşnak dillerinde yazılmış kitaplarımızın çeviri editörlüğünü yapıyorum. Evrak ve yönetim işleri bir yana, yayınevinde en sevdiğim görevim bu.

 

 

Balkan Kitaplığı bölümünüz var. İlk kitap Saraybosna Marlborosu’ydu, sırada Boşnak yazar Faruk Şehiç’in Pod Pritiskom kitabı var. Özellikle mi ilgilisiniz Balkan edebiyatına? Başka hangi yazarlarla tanışacağız bu bölüm altında?


Evet, bastığımız ilk çeviri Bosna’dandı ve son olmayacak. Kutu’nun Balkan Kitaplığı adını verdiğimiz bir dizisi var ve 2020’de epey genişleyecek. Velibor Çoliç’in Bosnalılar’ı ve sonrasında diğer eserleri, Faruk Şehiç’in bir romanı ve Milenko Yergoviç’in bütün eserleri Kutu’da olacak. İvana Şoyat (Sojat) ve İvana Bodrojiç (Bodrozic) yeni yazarlar olarak aramıza katılacak önümüzdeki yıl. Şu anda o bölgeden görüşmelerimizi sürdürdüğümüz pek çok yazar var. Karadağ, Makedonya, Sırbistan ve Yunanistan ile Romanya’dan da yazarlar olabilir. Bunun dışında yazarı aslen Balkan kökenli olup başka dillerde yazılmış müthiş eserler ve yıllardır basılmamış ya da şimdiye kadar hiç basılmamış klasikler de sırada. Jack London’ın unutulmaz bir romanı 40 yıl sonra İngilizce aslından çevirisiyle geliyor mesela.

 

 

 

İnternet sitesinde “okumaya değer” kitaplar yayınladığınızı vurgulamışsınız. Sizin okumaya değer kitaplarınız neler?
Kutu Yayınları “Okumaya Değer” kitapları edebiyatımıza kazandırmak için yola çıkmış bir yayınevi. Bu yüzden kendine yer edinememiş, edebiyat kanonuna dâhil olamamış ama yazdıklarıyla her zaman belli bir niteliği yakalama potansiyeli olan yazarlara şans vermeye gayret ediyor. Atmosferi, kurgusu, diliyle belirli bir seviyeyi yakalamış, toplum meselelerine duyarlı ama bunu okura dikte etmeden “iyi edebiyat” yaparak anlatabilen yazarlarla yola çıkıyor. Bu noktada “İyi bir metin nasıl olabilir, daha iyiye nasıl ulaşabiliriz?” diye sürekli düşünen ve metinleri iyi hâle getirmeye çalışan bir editör kadrosu var. Okurun karşısına çıktığımızda ne okurun ne yazarın ne de yayınevimizin başının öne eğilmeyeceği, günlük reklam ve pazarlama stratejilerinden dolayı değil, her dönem severek okunabilecek kitaplar bulmaya gayret ediyoruz.

 

 

Olası pek çok soruna rağmen kitap seçiminde bağımsız ve idealist olabilmek de zor olsa gerek?

Türlerin kendi içinde bile onlarca farklı ayrımı varken edebiyat noktasında keskin görüşlü olmamak gerekiyor, zira sürekli gelişen ve değişen bir edebiyat anlayışı mevcut. Bu yüzden basılmasını düşündüğümüz her eseri, kendi türü içinde, kendi anlayışı ile değerlendirmeye gayret ediyor, işin uzmanlarından görüş alıyor, kitap seçimlerimizde olabildiğince adil davranıyoruz. Elbette ki bu sürecin çok büyük zorlukları var.

 

 

Bugün kıymeti bilinmese de geleceğe yönelik bir yatırım gözüyle keşfettiğiniz yazarlar oluyor mu?

Dünya üzerinde de ülkemizde de yazarları ve metinleri sıkı bir takibe aldık. Bir yazarın ön plana çıkması bugün çok fazla değişkene bağlı ve metinleri, maalesef bugünün dünyasında küçük bir yere sahip. Sosyal medya ilişkilerinden yayınevlerinin pazarlama stratejilerine kadar her şey yazarını görünür kılıyor hatta kısa zamanlı edebiyat kanonuna dâhil ediyor. Ama aslolan metindir. Mühim olan yükseldiğin o noktada okuru yakalayıp kalıcı olabilmek. Yazdıklarıyla gelecekte çok güzel noktalara geleceğine inandığımız yazarlarımız var. O geldiğimiz noktalarda kalıcı olmak istiyoruz. Özellikle ilk kitaplarını okurlarımızla buluşturduğumuz ve buluşturacağımız bazı isimlerin yazdıkları, bizleri şimdiden heyecanlandırıyor. Yabancı yazarların kitaplarının etkilerini ülkelerinde zaten görebiliyoruz, o noktada da okurla doğru ismi buluşturmak gerekiyor. Ama şunun daima farkındayız: “İyi metin, dünya üzerindeki bütün coğrafyalarda okuruna aynı şekilde seslenecektir.”

 

Yılda kaç kitap yayımlama hedefiniz var?

2020 hedefimiz 16 kitap gibi gözüküyor, tabii memleket şartları ve okurun takdiri bu sayıyı değiştirebilir.

 

 

Kitapların çeviri, grafik tasarım ve kapak tasarımı konusunda nelere önem veriyorsunuz?

Çeviriyi yalnızca eserin yazıldığı dilden yapıyoruz, bunu yapamayacağımız diller olabiliyor. Slovence gibi... Burada da o dile en yakın çeviri üzerinden Türkçeye aktarım yapılması gerektiğini savunuyoruz. Sloven bir yazarın kitabını Sırpçadan çeviririz mesela. İşin tasarım kısmında her kitap için ayrı bir çalışmamız var. İlk kitabımızı Geray Gencer yaptı. Kapaklarımızın çoğunu Yunus Emre Aytaç yapıyor, iki kapakta da Umut Durmuşoğlu ile çalıştık. Bazı yayıncıların her kitap için standart bir çizgisi oluyor, bizim çizgimiz ise tasarımın kendisidir. Kapaklarımızı görünce tasarımın standartlığından ziyade, o tasarımı yakalayıp “Bu kitabı Kutu basmıştır” denmesini tercih ederiz. Mesela bunu Utku Lomlu ve onun çalışmalarında Can Yayınları ile Jaguar Kitap başarmış durumda. Bir Jaguar kapağını okur olarak vitrine yaklaşmadan tanırım. 

 


Henüz çok yeni bir yayınevi olsanız da okurlarınızla nasıl bir ilişkiniz var?
Okurla ilişkimiz daha çok sosyal medyada. Oradaki iletişimden çok mutluyuz. Yazarımız Mustafa Soyuer ile Ankara’da bir imza günü ve söyleşi yaptık, okurla ilk temasımızdı ve çok keyifliydi. Zannederim okurun bağımsız yayıncıya ayrıca ilgisi ve merakı var. Çünkü biz okura vakit ayırabiliyoruz, bütün mesajları ve e-postaları yanıtlayabiliyoruz. Bu değerli bir ilişki, elbette büyük bir yapıya dönüşürseniz öncelikleriniz değişiyor ve bunu başaramıyorsunuz. Bu yüzden belki de yayıncının büyümesiyle okurla ilişki kurması arasındaki mesafenin açılması bu yüzden.


Çeviri hususunda nelere önem veriyorsunuz, olmazsa olmazlarınız neler?
Bizim için olmazsa olmaz olan tek husus eserin yazıldığı dilden veya eseri o dile çok yakın bir çevirisinden, yazarın kültürünü tanıyarak Türkçeye kazandırmaktır. Bunun dışında çevirmenin ortaya çıkardığı metin bir çeviri editöründen geçiyor, daha sonra editör, son okuma ve raf… Ayrıca çevirmenin yalnızca çevirdiği ve aktardığı dile değil, en azından bizim bastığımız kitaplar için kültüre de hâkim olması gerekiyor. Saraybosna Marlborosu yahut Baskı Altında’yı Balkanları ve coğrafyayı bilmeden, Yergoviç’in şair kimliğini tanımadan ve Hırvat gazetelerindeki yazılarını okumadan, Şehiç’in bir savaş gazisi olduğunu bilmeden çevirmek ortaya felaket metinler çıkarabilir.
Türkiye’de sevdiğiniz, özellikle takip ettiğiniz yayınevleri var mı?
Türkiye’de özellikle takip ettiğimiz birçok yayınevi var. Jaguar, Alef, Can, İletişim, Ötüken, YKY, Metis, MonoKL gibi nitelikli edebiyatın peşinde koşan, farklı coğrafyalarda yazılmış iyi eserleri, okurla buluşturmaya gayret eden yayınevlerini takip ediyor, bilhassa teşekkür ediyoruz.
Keşke biz bassak dediğiniz kitaplar/yazarlar hangileri?

Tamamen bir yayıncı hevesiyle söylüyorum, yoksa zaten çoğu okura ulaşan, takdir gören, güzel kitaplar. Yakın zamanı konuşursak, özellikle İletişim, Andriç’leri harika bir şekilde hazırlıyor. Semezdin Memedinoviç, Meşa Selimoviç ve İvo Andriç'in bütün eserlerini basmayı çok isterdik. Bunun dışında geneli konuşursak Marquez, Dino Buzzati, Roberto Bolano, Cengiz Aytmatov, Adam Johnson, Jack Keroac, Evelio Rosero, Natsume Soseki, Dag Solstad basmayı isterdik pek tabii.

 



Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Kulis Yazıları

İnsan yaşadığı yere benzer, doğru ama sanki eksik, yaşadığı yeri de kendine benzetir. İki taraflı bir ilişki. Değişirken, bir şeylere benzerken, siz de bir şeyleri değiştirip dönüştürüyorsunuz. Avanos’ta doğdum ve büyüdüm. Bozkır ve kasaba çocuğuyum. Memleketim gibi sessiz, hüzünlü ve içli geçti çocukluğum. Beklenmedik coşkular ve sebepsiz bir neşe de oldu elbette.

 

Son zamanlarda konuşulan iki vaka dolayısıyla intihal kavramını ele aldık. Edebiyat dünyamızda zaman zaman yaşanan bu tür iş kazaları elbette sadece Türkiye ile sınırlı değil.

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.