Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Edebiyatın Yaşayan Yüzü: Mekânlar, Muhitler, Mahfiller

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der. Bazen bütün mesele o bir kişiyi bulmaktır aslında. Sen de o kişiyi bulduysan yaz, ciltler dolusu yaz…

 

 

Artık yazarların bir araya geldiği bu mekânlar azalsa da, hepimiz biliriz ki, bazen bir kahve kokusunun insanı kucaklayan sıcaklığında buluşmak mümkündür. Bundan mıdır bilmem, yazarlar hep böylesi mekânları tercih etmişlerdir. Sadece yazarlar mı, değil. İnsan hep daha önce görmediği, bilmediği bir mekânda ol’mak ister. Belki de kısa bir süre de olsa bir kendinden taşma yaşayacaktır orada. Tam da bu sebepten mekân ve mümkün kelimeleri arasındaki akrabalığı çok seviyorum. Edebiyat için de derin bir ihtiyaçtır kahvehaneler. Her şeyden önce bir iletişim alanıdır. Öte yandan birçok derginin temeli bu mekânlarda atılmıştır. Kahve, pastahane ve meyhaneler yazarların yapıtlarını kaleme aldıkları yerler değildir sadece, aynı zamanda hayatın akışına da bir pencere arkasından veya bir masanın karşısından bakmayı sevdikleri yerlerdir. Ünlü denemecimiz Salah Birsel’in Kahveler Kitabı adlı o enfes kitabından okuduğumuzda şaşırdığımız gerçek ise şudur: 1871’de yapılan bir sayımda sadece Beyoğlu semtinde 1260 kahve vardır. 19. yüzyılda İstanbul kıyıları kahvelerle örülmüştür. Hatta zamandaki ve kültürdeki değişim bu kahvelerin dönüşümü üzerinden de okunabilir. Kahvehaneler bir tür açık yapıt izlenimi vermektedir o anlamda.

 

 

Tarık Buğra’nın aynı adlı öyküsünde anlattığı Küllük enteresan bir mahfildir. Necip Fazıl’dan Refik Halit’e Türk edebiyatının önemli yazar ve şairleri burada toplaşır. Mehmet Niyazi Özdemir’in üstüne bir kitap yazdığı Marmara Kıraathanesi’nin delisi de çoktur, dâhisi de… Safarim, Meserret ve Küllük’e en çok şairler rağbet gösterir. Bazı kahveler de bazı isimlerle özdeşleşmiştir. Mesela İkbal Kahvesi’ni Orhan Kemal’in burada yaptığı sohbetler sevdirir. Müdavimler biraz da Orhan Kemal’i görmek için mekâna koşarlar. Yine Edip Cansever, Ece Ayhan, Behçet Necatigil İkbal’in müdavimleri arasındadır. Lambo 40 kuşağı yazarlarını ağırlar. Orhan Veli, Sait Faik, Metin Eloğlu… Hatay Restaurant ise daha çok İkinci Yenici şairlerin mekânıdır. Ama özellikle Cemal Süreya ismiyle özdeşleşmiştir diyebiliriz. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanı Asmalı’daki Narmanlı yurdunda bir odada yazılmıştır. Attila İlhan yürürken yazmayı tercih eder şiirlerini, mekân takıntısı yoktur. Oysa mesela Nuri Pakdil otelleri tercih etmektedir. İlginçtir, Türk şiirinin en önemli metinlerinden Hızır’la Kırk Saat bir kahvehanede yazılmıştır. Üstadımız Sezai Karakoç, şiiri, adı gibi kırk günde sanki Hızır’la randevulaşmış gibi Sarayburnu’nda denize bakan bir kahvehanede yazdığını söyler hatıralarında. Cahit Zarifoğlu da öyledir. Şiirlerini kalabalık yerlerde, gürültülü mekânlarda yazmayı sevecektir.

 

Mekânlar, muhitler, mahfiller… Edebiyatın atar damarları. Gelin gidip bir masaya oturalım ve konuşulanları birlikte dinleyelim.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.

Dünyanın çehresini değiştiren en büyük seyahat, bir odada, bir kitabın yoldaşlığında yapılan seyahattir. Kitaplardan en çok yola çıkmasını öğrenebiliriz. Ola ki hoyrat bir karakterle birlikte seksen günde dünyanın çevresinde devri daim eder, aklımızın eremeyeceği sırlara vakıf oluruz. Her yolculuk, insanın kendi içine attığı adımı biraz daha kuvvetlendirir.

Kişinin kendisi olmaktan vazgeçip başka birisi olmaya karar verdiği o an, modern edebiyata göre bir kahramanlık sergilediği andır. Kişi bu kahramanlığa ulaşmak için evinden çıkıp bir yolculuğa atılır. Yolculuk boyunca başından türlü felaketler geçer. Her felaket, yolun sonunu getirebilmek için aslında bir duraktır.

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.