Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Hikâye Bir Tür Olarak İlk İnsana Kadar Dayanır..

Edebi türler arasındaki tartışmaları her zaman büyük bir keyifle izlemişimdir. Bu tartışmalar arasında kuşkusuz, hangi türün daha eski olduğuna dair tartışma, yazarları, şairleri ikiye böler. Şairler, şiirin en eski edebi tür olduğu iddiasındadırlar. Hikâyeciler ise insanın “tahkiye” etme ihtiyacından dolayı hikâye türünü ilk insana kadar dayandırırlar.

 

Şiir, müzik ve garip bir şekilde “büyü” insanoğlunun en eski uğraşlarındandır. Hikâye bir tür olarak bizde de epey eski. Dede Korkut Masalları’ndan halk arasında dolaşan sözlü kaynaklara kadar uzun bir çizgi çizebiliriz. Hikâye, bugün de yazarların ve okurların sevdikleri bir tür. Gerçi şimdi birçok yazar “öykü” demeyi tercih ediyor. Uzun hikâye, novella, minör öykü gibi “yan türler” de dolaşımda. Ve bu türlerde çok iyi, çok sağlam eserler kaleme alınıyor.

 

Fakat hem yakın çevremde hem de başka yazarlar tarafından azar azar dillendirilen bir tartışma dikkatimi çekiyor; öyküdeki yerlilik sorunu. Tercüme kitapların artık ciddi bir yekün tutması, yabancı dillerin doğrudan etkisi, yazarın yazdığı metnin hemencecik bir başka dile çevrilmesi isteği… Bütün bunlar bir “yerlilik” sorununu gündeme taşıyor.

 

Aykut Ertuğrul, Post Öykü dergisinin 25’inci sayısında tartışmayı daha da ilginç bir tarafa taşıdı, “Netflix’ten sonra öykü yazılabilir mi?” Yani birbirini takip eden, merak uyandıran konularıyla, girift ve gizemli hikâyeleriyle online televizyon patformlarının karşısında öyküdeki üslup oyunlarının, modern kurgunun şansı var mı? Doğrusu bir form olarak öykünün tahkiye etme, klasik olarak anlatma geleneğinden uzaklaştığı düşüncemle, yerlilik sorununu aynı çerçeve içinde düşünmek taraftarıyım. Aralık dosyamızı kaleme alan Cemal Şakar tartışmaya özellikle dil çerçevesinden bakıyor. Siz bu soruna nereden bakıyorsunuz?

 

Mustafa Akar
editor@sabitfikir.com

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.