Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Ben buradayım sevgili yazar, sen neredesin?



Toplam oy: 1218
Haruki Murakami
Doğan Kitap
1Q84’ün tantanası 2009’dan beri sürüyor. Başyapıt beklentisi, Nobel’e hazırlandığı iddiaları, ilk bölümün bir 'like' karşılığı Facebook’ta yayımlanması, kitabevlerinde dağ gibi yığılan hacimli ciltler...

Haruki Murakami’yle 1Q84 üzerinden tanışacak okurlar için üzülüyorum. Çünkü muhtemelen yazarın bir romanını daha okumak istemeyecekler.

Ben istemezdim. Üstelik bunu neredeyse tüm eserlerini okumuş, çoğunu sevmiş, bazılarını da (Türkçeye henüz çevrilmeyen What I Talk About When I Talk About Running mesela) başucu kitabı yapmış birisi olarak söylüyorum. İşe 1Q84’le başlasaydım, geri kalanını pas geçebilirdim. Kabahat sadece Murakami’nin...

1Q84’ün tantanası 2009’dan beri sürüyor. Başyapıt beklentisi, Nobel’e hazırlandığı iddiaları, ilk bölümün bir 'like' karşılığı Facebook’ta yayımlanması, kitabevlerinde dağ gibi yığılan hacimli ciltler... O kadar ki, ABD’deki devasa cildi görünce onu 'telefon rehberine' benzeten bir yazar... Kitabın şamatası bitmek bilmedi.

Ama Murakami hiç kusura bakmasın, herhangi bir telefon rehberi bile, 1Q84’ten daha başarılıdır. Hiç değilse vadettiği her şeyi yerine getirir. 1Q84 ise getirmiyor. Okuru, içine soktuğu bin küsur sayfalık (Türkçede 1256) maratonda tek başına bırakıp gidiyor. Kitapta bildik, tanıdık Murakami’yi değil, onun kendine güvensiz ve kararsız gölgesini buluyorsunuz. Yavaş yavaş yükselen tansiyon, gizemli konular, güzel kulaklı kadınlar, her şeyden haberdar kediler ve tipik bir Murakami hikayesine yönünü veren akil insanlar, evet, 1Q84’te de mevcut. Ama yetmiyor...


Bir okur bu kadar uzun bir romana mesai ayırdığı zaman, belki bencilce ama, bir başyapıt, hayatının sonuna kadar kendine eşlik edecek ölmez bir hikaye bekler. Hayatı, düşgücü, sohbeti o hikayeyle zenginleşir. Murakami’nin 1Q84’ü, böyle bir katkı yapmıyor. Yine de eski günlerin hatrına okumaya devam ediyorsunuz. Sonra da bırakmadığınız için kendinize kızıyorsunuz.

 

 

 

Murakami kendi yazdığına inanmıyor

 

 

Ben kendimden çok Murakami’ye kızdım. Fena olan, ona en çok ne için kızdığımı bilememek. Seçenek bol. Hiç de inandırıcı olmayan bir aşk öyküsünü 1256 sayfa koştur koştur anlatmaktan bıkmadığı için mi? Elif Şafak ve / veya Orhan Pamuk’un elinden çıksa feci dalga geçilecek kötü seks sahneleri yazdığı için mi? Zaten sürekli sınıfta kaldığı kadın cinselliği konusunda bu defa iyice çuvalladığı için mi? Japon edebiyatının muhtemelen en enteresan kiralık katilinden dünyanın en sıkıcı karakterini çıkarmayı becerdiği için mi? Kitabın ismi üzerinden George Orwell ve 1984’le ilgili gereksiz bir beklenti yaratıp, onu  karşılamadığı için mi? Yüksek potansiyelli yan karakterleri okurların zihnine saldıktan sonra üzerlerini bir kalemde çizdiği için mi?


Hepsi de geçerli. Ama en çok şu: Kendi yazdıklarına inanmadığı için.

1Q84
’ün bir kahramanı “Açıklamasız anlayamazsan, açıklanınca da anlayamazsın” diyor. Tipik bir Murakami cümlesi... Vurucu sayılmaz ama etkili; sis düdüğü gibi, en zor dakikada işini görüp kenara çekiliyor. Üstelik bu ifade Murakami’nin hemen tüm kitaplarını da hakkıyla tarif ediyor. Sorun şu ki, her kitapta başarıyla işleyen tanım bu kitapta bizzat yazar tarafından rafa kaldırılıyor. Murakami, her şeyi açıklamaya, hem de bütün detaylarıyla açıklamaya gayret edip, ruh sağlığımıza kast ediyor. İki ana karakter, kiralık katil/spor eğitmeni Aomame ile matematik öğretmeni/yazar Tengo içine düştükleri tuhaf paralel dünyayı o kadar sorguluyor ki, gizemin de fantastik gelişmelerin de tadı kaçıyor.

 

 

Fantastik bir hikayenin kahramanının şu cümleleri kurmasına en fazla kaç defa tahammül edebilirsiniz: “Şu anda buradayım, burası gerçek dünya değil, ama gerçek dünyadan çok da farklı değil, o halde burası neresi olabilir?”

Beş değil on değil, onlarca defa aynı sahne... Yazar, bıkmadan usanmadan aynı sayfayı yeniden üretiyor. Kitabın ana karakteri Tengo bir başkasının romanını düzelterek tekrar kaleme alan bir yazar. Bu kitap için de aynısını yapmasını umuyorsunuz. Olmuyor tabii... Onun yerine başka şeyler yapıyor.



Şablon şöyle:


Tengo yemek yapıyor, Tengo plaklarını dinliyor, Tengo Aomame hakkında düşünüyor, Tengo aya bakıyor; Aomame yemek yapıyor, Aomame kitap okuyor, Aomame Tengo hakkında düşünüyor, Aomame aya bakıyor... (Bunları en az yirmiyle çarpın.)

 

 

 

 

Kedilerle kaybolmak

 

 

Çok da hakkını yemeyeyim; 1Q84’teki parçalardan biri, kediler kasabası hikayesi çok güzel. Hatta fazla güzel. İyi düşünülmüş, iyi yazılmış gerçek bir Murakami hikayesi. Kediler kasabası, kahramanın, gerçekten kaybolduğunu anladığı yer. Okurun da, dört yüz sayfanın kabasını aldıktan sonra, “Tamam artık başlıyoruz” diye havaya girdiği yer. Ama hepsi bu kadar işte; sonrasında hem okur hem de yazar, geri dönüşsüz bir şekilde kayboluyor.

Murakami bu kadarıyla yetinecek bir yazar değil. 1Q84, standartlarının çok altında. Üstelik o kendini herkesten iyi tanıyor, sınırlarını biliyor. Harika koşu-yazı-biyografisi What I Talk About When I Talk About Running’de, dahi bir yazar olmadığını, dolayısıyla her gün üretip üstüne koyması gerektiğini dürüstçe anlatıyordu. 1Q84’ten sonra tekrar göz atınca, aynı kitapta şu satırları da buldum:


“Gençliğinde güzel ve güçlü eserler kaleme alan bazı yazarlar, yaşları ilerlediğinde artık yorulduklarını anlarlar. Buna ‘edebi tükenme’ diyebiliriz. Sonraki işleri yine iyi olabilir; hatta bu tükenmişliklerinden ilham bile alabilirler; ama yaratıcı enerjilerinin düşüşe geçtiği de aşikardır. Bunu yaşayan bir yazarın yaratıcı olabilmesi artık zordur. Hayal gücü ile onu besleyen fiziksel güç arasındaki denge çökmüştür. Yazarın elinde kala kala teknik ve metotları kalmıştır. Bazı yazarlar bu noktada canına kıyar; bazıları da sadece yazmaktan vazgeçip başka bir yol tutturur.”

Murakami canına kıymayacak kadar mutlu bir insan; ama başka bir yol tutturmasını da şahsen istemem. 1Q84’te büyük hayalkırıklığı yaşasam da, öncekilerin hatrına yeni kitaplarını okurum. Hatta dönüp Zemberekkuşu’nun Güncesi’ni tekrar okurum. Sonuçta ben buradayım sevgili yazar, sen neredesin?

 

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


öncelikle ben kitabı sevdim, çok zevkle, elimden bırakamadan okudum ve tahmin ettiğimden de kısa sürede bitti.... AMA burada yapılan eleştiride tüm yazılanlara da katılıyorum.. kitabı sanki murakami yazmamışta biri kötü bir kopyasını yapmış gibi... ama eleştirmenin söylediği ortasında bırakmak istedim, okurlar bu kitapla başlarlarsa başka kitabını okumazlar görüşlerine katılmıyorum.. kitabı ortasında bırakamıyorsun çünkü merak unsurunu çok iyi kullanmış, okurların bu kitaptan başlamaları ise iyi de olabilir kötüde ortada bir durum yani....ayrıca anlatılan aşk hikayesini de tüm saçmalığına rağmen çok sevdim.... gelelim neden olmamış;

murakaminin kitapları çok özgündür, insanı daldan dala uçurur, bazen hayalle gerçek, bazen tüm hayaller, bazen tüm gerçekler birbirine karışır neye uğradığını şaşırırsın, kitabın değil hikayesini, konu ne sorusu sorulduğunda, neyi anlattığını bile söyleyemezsin... murakami kitabı okumak bilmediğin bir labirentte kalmak gibidir her döndüğün köşede karşına başka birşey çıkar sen onu peşine takılırsın sonrakinde başka birşey bulursun böyle böyle dolaşırken kitabın sonuna gelirsin ve aa n'oldu şimdi niye durduk diye düşünürsün ve kitabın bittiğini fark ettiğinde de acayip üzülürsün...aslında okur, kitabın içindeki karakterlerin birinin gözünde kitabı içinde dolaşıp durur okumaktan farklı bir his yaratır.. ayrıca kitabın bir ritmi vardır yani okurken bir müzik duyarsın sanki kitap (veya anlatılanlar) belli bir tempoda ses çıkarıyormuş gibi (bu durum neşeli kitaplarının çoğunda var) ...

AMA 1Q84'de neredeyse bunların hiçbiri yok... karakterler var (ki onlarda çok kendine özgüdür), birkaç ana hat/ana şekil var ama esas tarz yok dümdüz yazmış diğer herhangibir romancı gibi... sen okur olarak bu sefer diğer yazarların kitaplarında olduğu gibi dışarıdan okuyorsun, içine dalmak yok, ritm yok... böyle dümdüz yazınca çok kolay anlaşılır bir roman olmuş, süprizsiz, tüm hikayeyi baştan sona anlatabilirsiniz... resmen parıltısı kaybolmuş yazarın tarzının .....

bana hissettirdikleri böyle... ama yine eleştiriyi yapana katılıyorum, murakaminin bundan sonra yazacağı her romanı okurum, dönüp''Zemberek Kuşunun Güncesi''ni bir kere daha okurum...

44%
56%

Yorumlarınızdan hoşlanmadım ve açıkçası haksız buldum. Kitabı zevk alarak okuyacak olanların önüne taş koymuşsunuz. Kitapta eksik noktalar var. Bazen hızlıca okuyup geçtiğim sayfalar da oldu fakat 700. sayfalarda dolaşan bir okur olarak, kitaptan hiç sıkılmadım. Başladığımdan beri birçok gecemi uykusuz geçirmeme neden olsada her bölüm geçişini aynı heyecanla karşılıyorum.

48%
52%

sizi dinleyip bu kitabı okumayacaktım.eleştirinize tamamen katılıyorum.kitap o kadar uzun ve sıkıcı ki,fantastik değil de ne kadar saçma bir kitap okuduğumu düşündüm sürekli.bir de karakterleri eski kitaplarındakilerle aynı sanki.yaşayan büyük yazarlar da kötü kitap yazarsa biz ne okuyacağız bundan sonra?

49%
51%

Yazıya sonuna kadar katılıyorum, en fazla üçte biri olacak bir kitap. Okurken belli bir tat alınsa da Tengo'nun çevresindekin havanın zaman zaman seyrelmesi gibiseyreltik Murakami tadı bu.

28%
72%

Kitabı az önce bitirdim. 1200 sayfa olabilir ama 300 sayfa okumuşum gibi geliyor. Biraz İçinde bulunduğu ortamdan uzaklaşmak, heyecanlı ve gizemli bir dünyada zaman geçirmek isteyenlere öneririm, pişman olmazlar.

-Burdan sonrası spoiler içerir-
Kitap bence oldukça sürükleyici idi, evet dediğiniz gibi tekrarlar vardı, ama o tekrarlar hayatımızda da yok mu? Aynı şeyler kafamızdan defalarca geçip durmuyor mu? Belki yazar bunu yansıtmak için özellikle yapmıştır. Ya da dediğiniz gibi Tengo gibi bir editörün elinden geçmesi gerekiyordur bu kitabın da, ona bir gönderme vardır. Ayrıca sürekli tekrar eden yemek pişirme gibi rutinlerin de kahramanların gerçekliğine bizi daha çok inandırmaya hizmet ettiğini düşünüyorum.

Kızların güzelliğinin, göğüs biçimlerinin sık sık vurgulanması hakkaten fazlaydı. Bir, karakterlerden ileri gelebilir bu durum. İki, yazar belki de çok satan diğer yazarlardan etkilenmiştir, bir Ejderha Dövmeli Kız havası da vardı sanki, belki talep edilmiştir bu tarz olsun diye (çok anlayışlı bir okurumdur). O beceriksizlik oradan geliyor olabilir, zorla yazılmış olmasından.

Daha önce Zemberek Kuşunun Güncesini ve İmkansızın Şarkısını okumuş sevmiştim. Diğer kitaplarına göre karşılaştırma yapmıyorum, bu farklı bir kitap sonuçta. Her seferinde aynı şekilde yazmasını beklemiyorum. Murakami yazdığı için kitabı aldık elbette, tanıtım metinleri de çok başarılı değildi zaten, belki başka bir yazar yazmışsa ilk başlarda bırakır mıydım elimden bilmiyorum. İlkin Murakami toleransıyla pürüzlere takılmamış da olabilirim. Sonra da hikayeye kaptırdım zaten. Hikayenin bölüm bölüm karakterlerin bakış açısından anlatıldığı kurgusu da bence oldukça başarılı bir anlatım olmuş ki bu Murakami'nin ilk kez denediği bir kurgu sanki, diğer okuduğum iki kitabında yoktu, okumadıklarımda var mı bilmiyorum.

Little People neydi, ses ne diyordu, konusuna bir açıklık gelmedi mesela, siz çokça sorgulandı demişsiniz ben ona katılmıyorum, karakterleri başlarına gelenleri hemen kabul ettiler gibi geldi bana. Oldukça teslimiyetçilerdi hatta, söylenenle yetindiler. Tamaru'yu bu yüzden sıkıcı bulmadınız mı mesela siz de? (Ki genelde bu hep olur, sorsana hadi şu soruyu dersin, karakter sormaz, konu da açığa çıkmaz) Hatta Öncüler doğru düzgün sormandan da herşeyi anlattı anlaşılabilecekleri, anlaşılmayacakları da anlatmadılar, Little People gibi. Bence yazarımız kendi ilkesini de izlemiş gibi geldi bana.

Bir aşk hikayesini fantastik bir öykü içinde vermiş tespitinize kesinlikle katılıyorum. Bir fantastik bilim kurgu aşk filmi gibiydi. Zaten Aomame ve Tengo sonunda buluşacak mı merakıyla gitti biraz da o sayfalar. Uşikava ve Tamaru da ilginç karakterlerdi. Tengo'nun babasının tahsilat çalışmalarıyla ilgili bölüm belki daha çok işlenebilirdi, bir korku filmi gibi gözümde canlandı o bölümler ve oldukça huzursuz ediciydi. Ve sahiden bir de film olsa da izlesek diyorum.

43%
57%

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.