Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Kuzey Avrupa Edebiyatı

Ibn Haldun’un Mukaddime’de üzerinde durduğu çevrenin ve yaşanılan şehrin insan üzerindeki etkisi, modern yazarların ve düşünürlerin de peşini bırakmamış bir tartışmanın konusudur. Walter Benjamin meşhur kitabı Pasajlar’da 19. yüzyıl Paris’inden ve Charles Baudelaire’in şiirlerinden yola çıkarak erken modernizmin izlerini sürer. Bu serüvende kullandığı karakter, Baudelaire’ le birlikte “flaneur” (şehri keşfetmek ve kendi gerçekliğine ulaşmak için dolaşan yersiz yurtsuz ve boş gezer) adını verdiği kişi ya da kişilerdir. Insanlar Paris’teki pasajları müthiş bir sanat eseri keşfeder gibi dolaşmaktadırlar sürekli.

 

Modernitenin kısa tarihçesini yazan Marshall Berman, Katı Olan Her Sey Buharlaşıyor’da bu sefer modern olmanın hallerini Petersburg’dan New York’a kadar bir dizi kitap ve yazar üzerinden tartışır. Ruhsuz uzmanlar, kalpsiz sezgiciler arasında çıkılan yolculukta, bir bakıma modern insanın da kişiligini oluşturan etmenlere dogru bir seyahat yaparız.

 

Bu ay dosya konumuzu seçerken de, bir süredir ülkemizde tercüme edilen kitaplar ve artan okuma kitlesiyle ilgileri üzerinde toplayan Kuzey Avrupa Edebiyatı’na tuttuk tepe lambamızı. Üzerinde düşündüğümüz sorular ise sunlardı: Kuzey Edebiyatı nasıl bir anda ilgi odagı oldu? Günümüz roman, hikâye dünyasında gittikçe azalan “karakter”lere karsı, belirgin, komik ama öte yandan modernliği sorgulayan, onunla ilgili tartısmalara katılan ilginç karakterler mi dikkatimizi çekti? Sorular çesitli, cevaplar da çeşitli ama en nihayetinde Kuzey Edebiyatı’nın ilgileri üzerinde toplamasının bariz sebeplerinden biri, “uzak bir dünyanın” kapılarının açılmıs olması sanırım.

 

Kendi adıma, Henrik Ibsen’in oyunları ve Knut Hamsun’un romanlarıyla tanıdıgım kuzey, bu sene okuduğum kitaplar, izlediğim dizelerle birlikte daha tanıdık bir yer haline geldi. Hatta bazı karakterlere, edebiyatımızdan ikiz karakterler uydurdum. Ve gördüm ki, Kuzey Edebiyatı bize hiç de yabancı bir edebiyat değil. Umarım siz de dosyamızı okuduktan sonra Kuzey Edebiyatı’nın artık Türkçede ciddi bir yekûn tutan kitaplarıyla uzun ve güzel bir yolculuğa çıkarsınız.

 

Mustafa Akar
editor@sabitfikir.com

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Yazıları

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.

Bugün “lüzumsuz”, “aylak” ya da Benjamin’in tabiriyle “flaneur” (boşta gezen, dolaşan) diye tarif ettiğimiz adam, bizzat şehrin insanıdır aslında. Bir şeyi “yapmamayı” tercih eder bu adam. Modernlikle yaralanmıştır ama yarasının neresinde olduğunu göstermekten acizdir. Çalışmayı da iş düzenini de reddeder. Uzun bir baygınlık hali yaşamaktadır. Her ilgisi gelgeçtir. Tutunamaz bir türlü.

Nobel en prestijli ödüllerden biri olarak biliniyor. Özellikle “Edebiyat” ödülleri her zaman yeni tartışmalara gebe. Nobel’i alan yazarlar kadar, aday gösterilip alamayan yazarlar da bu tartışmanın konusu. Hakkında bir borsa bile var biliyorsunuz.

Kadın kahramanlar içinde bazıları var ki, yıllar önce okumuş olmama rağmen halen onların hayatlarını merak ederim. Her okuyuşta farklı bir keşif, yeni bir detay, daha önce hiç fark etmediğim bir ayrıntı dikkatimi çeker ve buna şaşırır dururum. Eskiden okuduğum bir romana dönmek, eski bir arkadaşıma merhaba demeye benzer.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.