Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Dosya // Yeni bir edebiyat sevdalısı; grafik roman




Toplam oy: 79
Malumunuz, grafik roman, tüm dünyada nitelikli çizgi romanlara verilen yeni bir adlandırma. “Grafik,” görsel olarak yeni bir dil-dizge kurulduğunu işaret ediyor; “roman” tamlaması ise edebi ihtimamı vurguluyor. Grafik roman, kahramanların ölebildiği ve değişim geçirdiği insani hikayeler içeren çizgi romanlar olarak tanımlanabilir. Çizgi romanlar, her şeyi başaran, daima kazanan kahramanların hâkimiyetindedir. Ekseriyetle erkek anlatılarıdır, çoğunluk değerlerine hitap ederler, edebilik ya da sanatla ilgili adamakıllı bir iddiaları yoktur, piyasanın belirlediği kodlara göre yazılır ve çizilirler. Grafik romansa, bu anlayışa külliyen muhalefet eder.

2009 yılında NTV Yayınları, edebiyat klasiklerinin çizgi roman uyarlamalarını yayımlamaya başladı ve televizyon reklamlarının da desteğiyle çıkan kitaplar yüksek satışlara ulaştılar. O günlerde çizgi romanla edebiyat ilişkisi konuşulmuş, yerli uyarlamaların yapılma ihtimali tartışılmıştı. Sonrasında tek tük de olsa edebiyat uyarlaması yerli çizgi romanlar yayımlanmıştı. Öyle ya da böyle yüksek satışlar kamuoyunun ilgisini çekmişti, satış ivmesinin süreceği sanılıyordu. Çizgi romanların okuma alışkanlığını artırabileceği, edebiyata yeni bir ilgi yaratacağı umuluyordu. Diğer yandan cumhuriyet tarihinde hiçbir kitap dizisi için böylesine geniş bir reklam kampanyası yapılmamıştı; değil çizgi roman, ne olsa çok satacaktı. Üstelik, dünya çizgi romanında esamisi olmayan, sahiden niteliksiz uyarlamalar seçilerek bunu başarmışlardı. Uyarlamaların okuma alışkanlığı yaratacağına ilişkin iyimserlikse çizgi romanı hiyerarşik olarak önemsizleştiriyordu. Basit bir mantıkla çocuklar önce çizgi romanla tanışacak, aldığı okuma hazzıyla roman ve öyküye, sahici edebiyata yönelecekti. Sanatlar hiyerarşisinde edebiyat yukarıda, çizgi roman aşağıda görülüyor, çocukların daha iyi ve güzele ulaşılabilmesi için çizgi roman araçsallaştırılıyordu. Oysa çizgi roman, bir hissi, bir zevki ya da birilerini bir yerden bir yere götüren servis aracı, aşağıdan yukarıya taşıyan asansör değildi. Kendine özgü bir başka anlatım aracıydı, başka bir sanat türüydü. Söz sanatlarını kullanmasına karşın edebiyat değildi, çok benzetilmesine karşın sinema değildi. Peki, çizgi romana yok yere, neden böyle bir misyon yükleniyordu?

 

 

 

Bir kıyaslama yapalım; dünya çizgi romanında edebiyat uyarlamalarının ağırlığı yüzde bir ya da ikiyi geçmez. Bağlamları farklıdır, edebiyat uyarlaması çizgi romanlar sektörün değil, pedagojik ihtimam gösteren eğitim kurumlarının tekelindedir. (Hayatım boyunca, bir iki istisna dışında hep çizgi roman karşıtı öğretmenlerle karşılaştım; ilgim ve sevgim nedeniyle bugün, bu yaşımda bile azımsandığımdan olabilir, bu algıyı gayet iyi anladığımı düşünüyorum.) Çizgi roman ne zaman çok satsa çocukları kötü etkileyeceği ve olumsuz anlamda manipüle edeceğine ilişkin bir endişe oluşmuş, Türkiye’de çizgi roman karşıtı görüşler benzer dönemlerde çoğalmıştır. Talim ve terbiye toplantılarında, köşe yazılarında, sanat dergilerinde bu ve benzeri huzursuzluklara kolaylıkla rastlanabilir. 1940’lı yılların siyaseten romantik kültürel muhafazakar ortamında, 1950’li yılların sonundaki milli eğitim toplantılarında, 1960’larda gelişen milliyetçi sol içinde, 1970’lerdeki emperyalizm karşıtlığında çizgi roman eleştirisiyle karşılaşabilirsiniz. Daha da geriye gidilebilir, aynı eleştiri ve endişelerin, çizgi romanın ülkeye girişinde, daha en baştan yaşandığını, ilk adlandırmasının bile bu yönde olduğunu iddia edebilirim.


Flash Gordon, Baytekin oldu

 

Çizgi roman, 1930’lu yıllarda Türkiye’de, ilk ve yoğun olarak çocuk dergilerinde yaygınlaşırken pedagojik bir sansürden geçiyordu. O dönemin çocuk dergilerinde öğretmenlerin yönetici olarak yer alması bir zorunluluktu, yayınlar talim terbiyeye göre hazırlanıyordu. Bütün dünyada popüler olan çizgi romanların dergilerde yer almaması, yer aldığında ilgi çekmemesi mümkün olmadığından öğretmenler üç önemli müdahalede bulundular. Birincisi, bütün yabancı kahramanlar Türkleştirildiler; Flash Gordon’a Baytekin, sevgilisi Dale Arden’e Bayan Yıldız ismi tercih edildi örneğin. Kahramanların hepsi Türk polisi, Türk pilotu veya ünlü bir Türk gazetecisi olarak milliyet değiştirdi. İkincisi, çizgi romanlara orijinallerinde olmayan yazı-metin ilaveleri yapıldı. Çocuklara resimle değil yazıyla bir şey anlatmaya çalışıyor, bunu eğitimin temeli olarak görüyorlardı. Çocuklar bakıp geçmemeli (!) okuyarak emek harcamalıydı. Resme bakmanın insana bir şey katmayacağı, resimlerle anlatmanın çocukları aptallaştıracağına inanılıyordu. Üçüncüsü, Amerikalıların “comics” (komik, gülünç), Fransızların “bande dessinée” (resimli bantlar) dedikleri bu yeni türe terbiyevi bir ihtimamla “roman” tamlaması eklenerek edebiyatın korunaklı ve itibarlı mecrasına çekildi. Bunu öğretmenlerin yayımladıkları şeye saygınlık katmak istemeleri kadar, kendilerini de olası tepkilerden korumaya çalışmaları olarak yorumlayabiliriz. Sinema romanı, resimle roman, resimli roman ve 1970’li yıllardan sonra çizgi roman olarak adlandırılan bu anlatım aracının romanla ilişkisi, bizdeki ilk adlandırmasından çıkıyor demek istiyorum. Yoksa çizgi roman, edebiyattan çok görsel sanatlara yakındır; birbirini izleyen, ardışıklık (sequential) ilkesine dayanan bir “kareleme” tekniğiyle, sinemayla benzer biçimde kolayca anlaşılır parçalara bölerek hikayesini anlatır. Ve elbette bu teknik, çizgi romanı sinemanın bir taklidi yapmaz.



Bizdeki roman vurgusu, türle ilgili yargılarımızı etkilediği için uzun seneler, pek çok akademik çalışmada –önce zaten olmadığı bir şeyle ilişkilendirilmiş sonra– roman olmadığı ispat edilmeye çalışılmıştır. Buna göre çizgi roman yozdur, romanı taklit eden, Ay’ın Dünya’yla ilişkisi gibi bir peyk-uydu sanattır. (Çizgi romanın kendine özgü bir sanat olup olmadığını tartışmak, ona yönelik eleştirileri cevaplandırmak  bu yazının kapsamını aşıyor.) Evet, bu tür eleştiriler hep vardı ve olacak; aksini iddia etsek de, büyük edebiyata ulaşmak için bir aracılık atfedilmeye devam edilecek çizgi romana. Değinmekle birlikte, bu tür tartışmaları bir tür enerji kaybı olarak da görüyorum. Bence yeni olan ve bu yazıda üzerinde duracağım şey, grafik romanın (graphic novel) edebiyatla kurduğu ilişki. Malumunuz, grafik roman, tüm dünyada nitelikli çizgi romanlara verilen yeni bir adlandırma. “Grafik,” görsel olarak yeni bir dil-dizge kurulduğunu işaret ediyor; “roman” tamlaması ise edebi ihtimamı vurguluyor. Bizde, 1930’lu yıllarda eklenen sıfat tamlamasından, roman vurgusundan farklı bir şey. İtalyanlar çizgi romana “fumetti” (balonlar), İspanyollar “tebeo” (TBO, ilk kez 1917’de çıkan çizgi romanla özdeşleşmiş haftalık bir derginin adı) diyorlar. Tıraş bıçağına jilet demek gibi bir şey bu… Herkes kendine ve koşullarına göre farklı adlandırmış. Grafik romansa başka bir merhaleyi anlatıyor.

 

 

 

Grafik romanı ortaya çıkaran temel güdü

 

Grafik roman, kahramanların ölebildiği ve değişim geçirdiği insani hikayeler içeren çizgi romanlar olarak tanımlanabilir. Çizgi romanlar, her şeyi başaran, daima kazanan kahramanların hâkimiyetindedir. Ekseriyetle erkek anlatılarıdır, çoğunluk değerlerine hitap ederler, edebilik ya da sanatla ilgili adamakıllı bir iddiaları yoktur, piyasanın belirlediği kodlara göre yazılır ve çizilirler. Örneğin Amerika’da ünlü bir çizgi romanı, diyelim Batman’i, kimin yazıp çizdiği o denli hayati değildir; seriyi yüzlerce sanatçı telif karşılığı yazmış ve çizmiştir. Grafik romansa bu anlayışa külliyen muhalefet eder. Grafik romanı ortaya çıkaran temel güdü, yazar ve çizerlerin, endüstriyel üretime karşı çıkarak kişisel özelliklerini ve kendi hikayelerini anlatmak istemeleriyle başladı. Çoğunluk değerlerini ve popülerliği eleştiren özel bir yönü vardı bu eğilimin. Yeni bir okurla karşılaşma arzusu taşıyordu. Hızlı ve kolay anlaşılır hikayelerden uzaklaşmak, kahramanın eylemlerinden çok psikolojisini anlatmak bunun içindeydi. Art Spiegelman’ın 1992 yılında Maus’la Pulitzer kazanması işin şahikası oldu. Pek çok çizgi romancı için zihin açıcı bir milada dönüştü bu başarı. Süreli dergi formatından çıkarak albüm-kitap yapmak, yavaş ve insani hikayeler anlatmak, çizgi romana geniş bir özgürlük kazandırdı. Tam da bu dönemde, edebiyata hiç olmadığı kadar yaklaşıldı. Hikayelerdeki nitelik ve insani derinlik, edebiyatçıların senarist olarak alana girmesini sağladı; uyarlamalar, geçmişten farklı olarak, daha özenli ve iddialı hazırlanmaya başladı. Bu dalga, öyle ya da böyle bizim yayınevlerimizi de etkiledi; daha önce çizgi romana ilgi göstermemiş yayıncılar dahi grafik roman ve edebiyat uyarlamaları yayımlamaya başladılar. Laurent Seksik’in Stefan Zweig’ın Son Günleri (YKY, 2015), Cervantes’in Don Kişot, (Marmara Çizgi, 2015) Boris Vian’ın Günlerin Köpüğü (E Yayınları, 2014), Amin Maalouf’un Yüzüncü Ad (YKY, 2014), Bukowski’nin Bütün Atlar Kaybetmeye Koşar (Flaneur, 2014), Etgar Keret’in Bilek Kesenler (Siren Yayınları, 2013), Bulgakov’un Usta ile Margarita (NTV, 2011) Takici Kobayaşi’nin Yengeç Gemisi (Yordam Kitap, 2010) yakın dönemde, bizde yayımlanan, hemen akla gelebilecek ilgi çekici uyarlama örnekleri.

 

 

 

O esnada yerliler…

 

Yerli çizgi romanın edebiyatla ilişkisi ise, gelişim tarihine koşut olarak uzun bir dönem oldukça sınırlı ve etkisizdi. Türkiye’de çizgi roman –hele ilk dönemlerde– telif getirisi nedeniyle daha çok gazetelerde yayımlandığından edebiyatçılarla ilişkileri öncelikle tefrikacı yazarlarla oldu. Gazetelerde köşe yazarlığının yanı sıra arkası yarın biçiminde günbegün bölünerek roman yayımlayan edebiyatçı sayısı çoktu ve çizerlerle aralarında ister istemez yakın ilişkiler kuruluyordu. Tefrikacı yazarlar, piyasayı ve okur ilgisini nasıl yönlendirebileceğini bilen, pulp evrenine hâkim, deneyimli isimler olduklarından, çizgi roman dünyasına da çok uzak değillerdi. Çizerler ve ilk çizgi romancılar, hem onlardan etkilendiler hem de bir uyarlamaya kalkıştıklarında ilk akıllarına gelen eserler onların yazdıkları oldu. Refi Cevad Ulunay’ın Sayılı Fırtınalar kitabı, Turhan Selçuk’un Abdülcanbaz’ına (1957) ve Haldun Sevel’in Ustura Kemal’ine (1974) ilham oldu örneğin. Salih Erimez, Akşam gazetesinde Sermet Muhtar Alus’un Eski Zamanın Meraklı Vakaları’nı uyarlıyordu (1950) veya Altan Erbulak, Pazar dergisinde Esat Tomruk’un İngiliz Kemal’ini ele alıyordu (1960).



Yerli çizgi romanın edebiyatla teması asıl olarak 70’li yıllarda çoğaldı. Bu yoğunlaşmada çocuk dergilerinin yüksek satışlara ulaşması önemli bir etkendi. Daha önce gazeteler kadar telif ödeyemedikleri için özgün ve yerli çalışmaları sınırlı olarak kullanabiliyor, bütün terbiyevi iddialarına rağmen istedikleri ölçülerde çalışmalar çıkartamıyorlardı. O yıllarda artan rekabet nedeniyle büyük gazeteler çocuk dergileri yayımlar olmuş, bankaların çocuklara yönelik dergi çıkartmalarıyla mecra genişlemişti.  Böylelikle, çocuklar için çizgi roman üretirken edebiyat bir referans olarak kullanılmaya başlamıştı. Bizim çocuklara yönelik çizgi romanımız ve üretim alışkanlığımız olmadığı için edebiyata başvurmak ayrıca işlevseldi. Milliyet Çocuk, her hafta yabancı kaynaklı bir edebiyat uyarlaması yayımlayarak ilgi çekiyordu ama yerli üretime yeterince eğilemiyordu. Yıldız Cıbıroğlu’nun Evliya Çelebi (1977), Şenol Kirpikçioğlu’nun Söylev (1978) ve Ömer Seyfettin’den yaptığı Kütük (1978), İbrahim Kalyon’un, Oktay Verel’in En Büyük Türk Atatürk’ten yaptığı uyarlama (1979) dışında bir çeşitlilik oluşturulamamıştı. İş Bankası’nın çocuk dergisi Kumbara ise Aziz Nesin, Halikarnas Balıkçısı, Yaşar Kemal, Reşat Nuri Güntekin, Gülten Dayıoğlu, Halide Edip Adıvar gibi yazarlardan uyarlamalar yaptırıyor, bir bakıma Milliyet Çocuk’un amaçladığı edebi hedefi nihayetlendiriyordu. Farklı çizerlerle çalışılmasına karşın Mustafa Delioğlu, Kumbara’nın çalışkan ve üretken ismiydi; Abbas Sayar’dan Yılkı Atı (1979), Yaşar Kemal’den Sarı Sıcak (1980) hatırda kalan uyarlamalarıydı.



Çizgi romanla edebiyat ilişkisini anlatırken şu ayrımı hatırlatmak gerekiyor. Çocuk okura hitap eden çizgi romanın dili serüvene, heyecana, tempoya, sürate ve eyleme dayalıdır. Milliyet Çocuk’un yayımladığı edebiyat uyarlamalarında en çok başvurulan iki yazarın Jules Verne ve Karl May olması hiç kuşkusuz tesadüf değildi. Çizgi romana uygun hikayeler anlattıkları için kolay uyarlanabiliyorlardı. Durağanlıkları yoktu, mekanlar sürekli değişiyordu ve konuşkan sahneler içeriyorlardı. Kumbara’nın uyarlamalarıysa çocukları düşünerek basitleşme gereği duyan, bol yazıya dayanan bir hantallığa sahipti ve sırf bu nedenlerle başarılı değillerdi. Çocuklara hitap etmekten çok ebeveynleri rahatlatmak için üretiliyorlardı sanki. Çizgi romanın ve uyarlamanın niteliği tartışılmıyordu. Yazarın ismi ve edebiyatın saygınlığı çizgi romanı içinde bulunduğu “düşük” seviyeden kurtarmaya yetiyordu buna göre. Yukarıda grafik romandan bu yüzden söz ettim; edebi nitelik ve yavaşlık, insan psikolojisine eğilmek daha eğitimli bir okur gerektirir. Çocuklar, grafik romanların okurları değillerdir. Çocuklar, çizgi romanı sevdikleri için bundan faydalanmayı düşünmek, “iyi olanı” okusunlar diyerek edebiyatı işin içine katmak doğru yol gibi gözükse de çözüm olamaz, çünkü, çocuk edebiyatı başka bir içerik, başka bir dil ve tahkiye içerir.  Klasikler çocuklar için yazılmadığından değil çizgi romana uyarlamak, özetlemek bile baştan sorunludur.



Geçmişte öyle adlandırmasalar da grafik roman sayılması gereken ve yetişkin okura hitap eden üç edebiyat uyarlamasından söz edeceğim. İlki, yarım kalan, yarım kaldığı için sahiden yazık olan, İsmail Gülgeç’in Yaşar Kemal’den yaptığı İnce Memed uyarlaması (1979). Bizde Milliyet Çocuk dergisinde yayımlanmakla birlikte hiç de çocuklara uygun değildi; iddialı, uyarlamanın hatırı sayılır ölçüde hakkını veren başarılı bir denemeydi. O günlerin koşullarında o özenle üretilmiş, büyük enerji ve zaman harcandığı hemen anlaşılan bir başka yerli çizgi romanımız –bence– yoktu. İkincisi, Semih Poroy’un Fikret Adil’den yaptığı Asmalımescit 74 çalışması. Cumhuriyet Dergi’de yayımlanan uyarlama, mesafesi, temiz çizgileri ve ölçülü kurgusuyla değerli bir uyarlama örneğiydi (1988). 30’lu yılların İstanbul’unda bohem gece hayatının arzu ve saplantı hallerini gerçekçi bir tutarlılıkla resmediyordu. Üçüncüsü, Soner Tuna’nın Erica Jong’un Fanny romanından yerelleştirerek uyarladığı Fahişe’nin Faslı çalışmasıydı (1992). Deli dergisinde yayımlanan çalışmayı başarılı kılan, büyük oranda Erica Jong’un ironik diliydi ama onu yerelleştirerek memleket iklimiyle harmanlayan Tuna’nın mahareti de yabana atılır türden değildi. Bu üç çalışmanın ortak özelliği, bu yazıda ismen sıraladığım pek çokları gibi dergi –ve gazete– sayfalarında kalmış, arşivlerde unutulmuş olmaları. Yoksa, okurun niteliğe hakkını teslim ettiği, hatırlanan ve sevilen çok satar bir uyarlamamız da mevcut. İlban Ertem’in İhsan Oktay Anar’ın aynı adlı romanından uyarladığı Puslu Kıtalar Atlası, gösterilen emek ve özveri düşünülürse, açık ara benzersizdi; edebi sadakati ve çizgi akışkanlığıyla çizgili sanatlarımızın en değerli albümlerinden biri oldu. Ertem’in bir kareden diğerine geçecekmiş gibi duran hareketli tiplemeleri, yumuşak renkleri, karanlıkta geçen romanı, neşeli ve canlı kılan tasarımı tek kelimeyle göz alıcıydı.


“Ne demek ‘yapmamayı tercih ederim’?”

 

70’li yıllardan bu yana biz komik çizgili, underground eğilimli ve mizaha yakın olan bir tarz içinde hikayeler üretiyoruz. Gırgır’ın ticari başarısı, popülerliği ve telif gücü, tarzın yaygınlaşmasının hiç kuşkusuz en önemli nedeni… Umut Sarıkaya, espri ve karikatürleriyle, en önemlisi yenilikçi mantığıyla bu tarzın yakın dönemdeki sevilen üreticilerinden biri. 2015 yılında, az rastlanır bir tuhaflıkla, tek başına Naber isimli üç aylık bir dergi çıkarmaya, her sayıda da edebiyat uyarlaması çizgi romanlar hazırlamaya başladı. Çehov’un Perpetium Mobile, Gogol’ün Portre, Melville’in Kâtip Bartleby, Maupassant’ın Korkak, Zweig’ın Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Conrad’ın Narcissus’un Zencisi’ni uyarlayan Sarıkaya, ironik dilini, şive ve yerelleştirmelerini kullanarak hikaye bütününü komikleştiriyor gibi görünse de samimi bir ciddiyet ve sadakatle uyarlamalarını tamamlıyordu. Sonsöz olarak uyarlama sonunda yazdığı metinler hayranlık ve anlama çabası içeriyor, sanki en çok –ve sadece– o yazılarda mizaha yaklaşıyordu. İlk bakışta, çizgilerin sıcaklığı ve konuşma dilinin kullanımı nedeniyle olabilir, uyarlamaların edebiyatın ciddiyetine bile isteye ters düşen, o itibarlı mesafeyi hafifseyerek başkalaştıran bir yönü olduğu düşündürtüyordu. Sarıkaya, bu algıdan faydalanmakla birlikte severek, şaşırarak, takdir ederek yazar dünyasına sahici bir saygı sunuyordu. Şöyle demek yanlış olmaz, açıklayıcı metinlerindeki sarkastik tutumunu çizgi romanlarına pek katmıyordu.

 

 

 

Mizah dergilerinde çeyrek asırdır “Türklük” espri olarak kullanılır: alengirli bir olay ve çetrefilli durum karşısında bir Türk olsa nasıl davranırdı, ne derdi, ne yapardı diye düşünülür. Sarıkaya, mizah dergileri ortalaması içinde bir yazar, meraklı bir okur olarak bu soruyu çeşitli biçimlerde ve çokça didikledi. Melville’in “yapmamayı tercih ederim” diyen ünlü kahramanı Bartleby için yazdığı sonsözden, iyi bir örnek olması nedeniyle uzun bir alıntı kullanacağım: “Sen Amerikalısın Herman, senin aile bağların gelişmiş değildir, sen bilmezsin. Buradan yollayacağımız bir anne yeter, sadece bir anne… Anneyi yollasak Bartleby’e versek, bu hikâye daha ilk ‘yapmamayı tercih ederim’ dendiği anda biterdi. Daha ilk bu sözü duyduğunda tansiyonu düşer, yerden yere atardı kendini çilekeş anne. ‘Ay bu çocuk beni öldürecek vallahi öldürecek. Oğlum sen niye böylesin? Sana iş bulduk, seni işe koyduk, ne demek ‘yapmamayı tercih ederim’? Ne yapacaksın evladım sen? Rıfat dayın gibi ayyaş köpek mi olacaksın? Elâlem yiyecek ekmek bulamıyor, bizimkiler verilen ekmeği sokağa atıyor. Oğlum, sen bizi millete güldürecek misin?’ diye ara ara bayılarak, ellerini kollarını kolonyayla Bartleby’e ovdurarak anlatır, senin şu öyküde sayfalardır yaymaya çalıştığın karamsarlığın kaç katını ev içine yayar, Bartleby’nin şaşkın bakışları içinde kafasına tülbent bağlayıp bayılırdı. ‘Sanki herkes işini çok seviyor” diye tekrar ayılırdı.” Kabul edelim, eğlenceli bir zeka gösterisi bu. Uyarlamayı yorumlayan, kültürel ve etnik olarak başka bir bağlam içinde aşikarlaştıran güçlü bir mizahı içeriyor. Öyküyü beğeniyor, önemseyerek tartışıyoruz ama kendi kültürümüzle kıyaslıyor muyuz, sorusunu akla getiren bir retorik kuruyor.


Yukarıda grafik romanların, çizgi roman okurlarından daha eğitimli bir okura, edebiyatsever bir okura ihtiyaç duyduğunu söylemiştim. Sarıkaya da mizahı ve edebiyatı seven, her iki anlamda da espriyi anlayan ve sahiplenen bir okura sesleniyor. Bu melezlik, hikayeleri derinleştiren, karakterleri psikolojik olarak güçlendiren, okura ve hayata dokunan anlamlı bir yönseme içeriyor. Hemen belirtelim, melezlik iyidir, konuşulan hikayeler iyidir, hikayeleri konuşturabilen yazarlar yine iyidir. Çizgi romanın edebiyattan beslenmesi onu grafik romana götürdü. İnsani ve yavaş hikayelerle, insan psikolojisiyle ilgileniyorsanız başka bir noktaya varabilmek mümkün değildi zaten. Grafik romanın edebiyata kattıkları oldu, olacak da. Diğer yanda çocuklara okuma zevki verelim diyerek basitleştirilen uyarlamalar, abarttığımı sanmıyorum, büyük bir ekseriyetle başarısız ve niteliksiz oldular. Beklenenin aksine amaçlarına ulaşamadılar. Çocuklara, çocuk edebiyatından uyarlamalar yapılması en doğrusu. Bu, onları sanatlar hiyerarşisinde daha yukarıya taşımak için değil, iyi ve insancıl bir hikaye anlatmak adına yapılmalı hem de. Klasiklerin derinliğini ancak grafik roman gücünde uyarlamalar taşıyabilir, bunu ancak edebiyatı bilen ve seven grafik roman(cı)lar başarabilir. Endüstriyel üretimle, piyasa talebi iddiasıyla ancak kısa sürede kaybolup gidecek ve unutulacak çalışmalar çıkabilir. Hep öyle oldu, öyle de olacak.



Son söz, bana hep grafik roman nedir, diye soruluyor ve örnek isteniyor, sıralıyorum, bu vesileyle eklemiş olayım. Sarıkaya’nın edebiyat uyarlamaları Türkiye’de üretilmiş iyi ve başarılı grafik roman örnekleridir.

 

 

 

 


 

 

 

 

Görseller: (Sırasıyla) Berat Pekmezci, Maus, Stefan Zweig'ın Son Günleri, Sayılı Fırtınalar, Puslu Kıtalar Atlası, Naber

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Yazarlık her ne kadar doğrudan yaratıcılıkla ilgili görünse de bir yönüyle de oldukça teknik bir iş. Öte yandan yazarlığa adım atmak da bir hayli zor. Yazdığınız hikaye yeterince gerçekçi olacak mı? Kurgu bir noktada fire verecek mi? Okurlar beğenecek mi?

Arap harfli metinlerin dünyası bizi şaşırtmaya devam ediyor. Son zamanlarda arka arkaya “yeni” eserler gün ışığına çıktı ve görünen o ki, çıkmaya da devam edecek. Bu eserler arasında ilgi çekici olanlardan ilki Recaizade Mehmet Celâl’in Hayal-i Celâl adlı romanı.

Edebiyat ve televizyon arasındaki beslenme kanalları artık hepimizin malumu. Dünya genelinde etki yaratan pek çok kitap aynı hızla sinemaya ya da televizyona da uyarlanıyor artık. Dahası, çoğu kez bu uyarlamalar, dönemin en çok ses getiren dizileri arasına giriyor. Peki gelecek günlerde televizyon ekranlarında hangi edebiyat uyarlamalarını izleyeceğiz?

Merakla beklenen gün geldi! HBO'nun dünyaca ünlü dizisi Game of Thrones yedinci sezonuyla döndü! Merak etmeyin, yeni sezonun ilk bölümüyle alakalı kopya vermeyeceğiz. Zira Game of Thrones hakkında bilinenlerle değil, merak edilenlerle ilgiliyiz daha çok. Gerçekten de, Game of Thrones hakkında en çok neleri merak ediyoruz?

"Başlamak bitirmenin yarısıdır," derler. Konu yazmak olduğunda bu söz hayli geçerlidir. Gerçekten de yazmaya başlamak zordur, yazmaya devam etmekse çoğu zaman daha da zordur. Özellikle de söz konusu bir roman olduğunda. Çünkü roman yazmak bir yönüyle maraton koşmaya benzer, belli bir standardı geniş bir zaman diliminde sürdürmeyi gerektirir.

Söyleşi

Ahmet Faruk Kayral ile söyleşi:


"Her şeye rağmen, yine de bu konuyla ilgilenen binlerce kültürlü insan var."


Ece KARAAĞAÇ

 

 

 

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.